14 Kasım 2017 Salı

Singapur

40 günlük uzakdoğu seyahatimin başlangıç noktası olan Singapur’a Scoot havayollarının 84 euroluk promosyon bileti ile Atina üzerinden ulaştım. Hemen belirteyim; bileti yolculuğumdan yaklaşık 3 ay önce satın aldım ve bu fiyat yeni açılan Atina – Singapur hattına özel bir fiyattı. 

Tabi bu kadar ucuza uçmanın bazı koşulları da var. Tüm yeme, içme servisleri ücretliydi. Uzun uçuşlarda dağıtılan seyahat çantaları, yastık, battaniye vs.verilmedi. Uçak boeing 787 olmasına rağmen koltuk arkalarında eğlence sistemi yoktu.
Atina Singapur uçuşu 12 buçuk saat kadar sürdü ve yerel saatle sabaha karşı 4.30 da Singapur changi havaalanına indik. Yeri gelmişken havaalanından da bir cümleyle bahsedeyim. İçinde sinema salonlarından, botanik bahçelerine, uyuma koltuklarından yüzme havuzuna kadar pek çok aktivitenin bulunduğu dünyanın en güzel havaalanlarından bir tanesi seçilmiş, defalarca ödüller almış modern ve büyük bir havaalanı Changi. Uçuş öncesi veya sonrasında fazladan
ayrılacak birkaç saati hak ediyor. 
Pasaport polisinden geçerek ülkeye girişim hiçbir sorgu suale takılmadan 1 dakika içerisinde oldu. Uçakta dağıtılan formu uzattım, parmak izi verdim ve polis mührü bastı. Ancak burada bir parantez açayım. Gerek sosyal medya paylaşımlarından gerekse bizzat tanıştığım Türk gezginlerden aldığım bilgiler benim yaşadığımın tam tersi yönündeydi. Bordo pasaport taşıyan tüm Türk vatandaşları farklı bir bölüme alınarak Singapur’a girişte çok ciddi bir kontrole tabi tutuluyor. Bu nedenle Singapur’a seyahat nedenini belirten bilgi ve belgeler mutlaka el altında olmalı. Benim hiçbir şey sorulmadan ülkeye girmem ya yeşil pasaportum sayesinde oldu yada o anda polisin iyi ruh haline denk geldim. 
Changi havaalanından merkeze ulaşmak için MRT adı verilen metro en mantıklı seçim. Metroda gidilecek mesafeye göre artan miktarda ücret ödenerek bilet alınıyor. Havaalanından merkeze ortalama 2,50 singapur doları ödeyerek gidilebiliyor. Birkaç gün kalınacaksa mantıklı olan şey, EZ link kart denilen toplu taşıma kartından alıp otomatik makinelerden minimum 10 singapur doları tutarında yükleme yaptırmak. 


Singapur’da 4 gecelik konaklamamı couchsurfing sayesinde bedavaya getirdim. Ev sahibim Cheston, merkezde tek başına yaşayan çin asıllı bir işadamıydı. Evinin merkezi ve manzaralı konumunun yanısıra, hem muhabbetiyle hem de yardımseverliğiyle couchsurfing ruhunu tam anlamıyla yaşayan bir arkadaştı. Cheston işe gitmek için 7.30 da evden çıktığını söylemişti. Bu nedenle hızlı bir şekilde metroya yöneldim. Tanah merah istasyonunda yapılan aktarma ile birlikte evin bulunduğu Lavender semtine ulaşmam 40 dakika kadar sürdü. Eve vardığımda Cheston işe gitmek için hazırlanıyordu. Ayaküstü tanışıp biraz muhabbet ettikten sonra sırt çantamı odama bırakıp çıktık. Cheston para bozdurabileceğim ve kahvaltı yapabileceğim yerleri gösterdi. Ayrıca ulaşım kartı ve taşınabilir internet aygıtı da verdi. Artık singapur’u keşfetmek üzere hazırdım. 



Singapur bir şehir devleti. Haritada görünemeyecek kadar küçük. Yıllar evvel Malezya’nın bir parçası iken bağımsızlığını kazanmış.O tarihten sonra da çok başarılı bir değişim geçirmiş. Bunu şehre gelir gelmez anlıyorsunuz. Yollar, caddeler, sokaklar temiz ve düzenli. Sokaklarda çöp yok. Tüm binalar yapılırken çevre konusu hep düşünülmüş.
Singapur'da binalar da yeşil
Göz zevkini bozan hiçbir bina görmedim. Kaldırımlar son derece geniş. Yer darlığı nedeniyle gökdelen tarzı çok katlı yapılaşmalara rağmen, neredeyse iki binanın arasında oturup soluklanılabilecek parklar, yeşil alanlar var. Adeta ağaçlar içerisinde bir şehir Singapur. Tabi bunda Singapur’un coğrafi konumunun da payı büyük. Tropikal iklim kuşağında olması nedeniyle Singapur’da hava sıcaklığı yılın 12 ayı boyunca 32 derece civarında. Bardaktan boşanırcasına yağan kısa süreli tropikal yağmurlar ve bol güneş ışığı sayesinde Singapur yeşil bir cennet olmuş. Diğer dikkat çeken bir konu da Singapur’da uygulanan cezaların yüksekliği. Yüksek miktarlardaki para cezaları sayesinde herkesin seve seve uyduğu bir düzen oluşmuş Singapur’da. Asya’da suç oranlarının en düşük olduğu ülkelerden birisi Singapur. Buna rağmen bir çok yerde “low crime doesn’t mean no crime” (suç oranının düşük olması hiç olmayacağı anlamına gelmez) yazan tabelalar görülüyor. 



Singapur’u gezmeye kaldığım evin yakınlarında bulunan Arap mahallesini gezmekle başladım. Singapur’da çinliler,malaylar,hintliler ve araplar yaşıyor. Çoğunluğu müslüman olan arapların ve malayların yaşadığı mahallelerde en dikkat çeken yapı Sultan camiydi. Cami Singapur’un en büyük müslüman ibadethanesiymiş. Masallardan fırlamış gibi duran dış görünüşüne nazaran caminin içi daha sadeydi. Caminin etrafındaki sokalarda dolaştım. Hediyelik eşya satıcıları ve kafeler dışında canlı renklere boyanmış ikişer katlı evler vardı. 
Arap mahallesi ve sultan mescidi

Arap mahallesinde dolaştıktan sonra metroya yöneldim. Amacım mimarisiyle dünyaca ünlü Marina bay sands otelini görmekti. Bayfront istasyonunda inip otele doğru yürüdüm. Singapur hükümeti tarafından 10 yıl önce denizin doldurulmasıyla kazanılan toprağa inşa edilen dünyanın en büyük ve en gösterişli oteli artık Singapur’un simgesi olmuş. Otelin mimarisi uzaktan bakınca binanın üzerine konmuş gemiye benzetilmiş. Otelin en üst katında bulunan sonsuzluk havuzundan yararlanmak için otel müşterisi olmak şartmış. Gecelik otel odasının 400 dolardan başladığını da hatırlatayım bu arada. Bloglarda araştırdığım kadarıyla havuzun olduğu katta bulunan bara giriş ücretsizdi ancak bu da değişmiş ve çıkmadan önce belirli bir ödeme yapmak gerekiyor. Otelin içinde aşırı popülerlikten kaynaklı büyük bir kalabalık vardı. Resepsiyonda check in için sıra bekleyen insanları da görünce paranın her zaman saadet getirmediğinin bir kez daha farkına vardım.


Otelin arka tarafında “Gardens by the bay” isimli parkı gezdim. Dünyanın farklı yerlerinden gelme bitkilerin yanısıra adına supertree denilen dev ağaçlar görülmeye değerdi. Parkın içinde dolaşmak ücretsiz ancak temalı parklara girmek isteyenler veya supertree ağaçları arasında gerilen iplerde yürümek isteyenler ücret ödemek zorunda. 

Bu arada hem “Marina Bay Sands” hem de “Gardens By The Bay” e akşam hava karardıktan sonra da gittim. Saat 8 de başlayan ses ve lazer gösterileri görülmeye değer. Marina bay Sands i izlemek için en güzel yer Singapur’un sembolü olmuş altı balık üstü aslan Merlion heykelinin önü. 

Singapur genel anlamda ucuz bir şehir değil ancak her yerde olduğu gibi bu şehir de de ucuza yemek yenecek yerler var. Hawker center denilen yemek bölgeleri hem Singapur halkı hem de turistler arasında oldukça popüler. Genellikle çinliler tarafından işletilen hawker centerlarda bir kaç dolardan başlayan fiyatlarla karın doyurmak mümkün. Turistik bölgelerdeki hawker centerlarda fiyatlar daha yüksek, merkezden uzaklaşıp yerel halkın yaşadığı semtlere doğru gidildikçe fiyatlar daha uyguna geliyor. Asya mutfağımdan hoşlandığım için singapur’daki hawker centerlar benim için bir cennetti. 
Singapur'da ucuza doymanın yeri; hawker center

Atina’dan Singapur’a ulaştığımda kolumdaki saat gece yarısını gösteriyordu. Oysa Singapur’da ertesi gün çoktan başlamıştı. Bütün günü sıcakta gezerek geçirince de adeta zombiye döndüm. Eve döndüğümde Cheston akşam yemeği için beni bekliyordu. Yemeğin ardından biraz muhabbet ettikten sonra izin isteyip yattım.
Gecesi gündüzünden daha güzel Singapur


Ertesi günün Cumartesi olması sayesinde uykumu almış ve dinlenmiş olarak kalktım. Cheston beni kendi semtindeki ünlü bir çin kahvaltıcısına götürmeyi teklif etti. Kahvaltı deyince aklıma her Türk’ün aklına gelecek şeyler geldi. Oysaki gerçek yarım tost ve bir fincan kahveden ibaretti. Çinlilerin neden ufak tefek olduklarının cevabı sanırım bu. 
Clark quay akşam saatlerinde çok hareketli


Bugün gezmeye Singapur botanik bahçesinden başladım. Yüzlerce çeşit bitki çeşidinin yer aldığı gerçekten büyük bir emek verilerek yapılmış bir bahçe. Burada iki satten fazla zaman geçirdim ve şehrin ortasında böylesine rahatlatıcı bir alana sahip oldukları için Singapurluların ne kadar şanslı olduklarını düşündüm.  
Merlion heykeli


Botanik bahçesinden sonra Chinatown semtine gittim. Singapur halkının %70 lik kısmını çinliler oluşturuyor ve bu ezici üstünlüğü en iyi gözlemleyeceğiniz semt ChinaTown semti. Gerek yeme-içme , gerek alışveriş konusunda en keyif aldığım yerler buradaydı. Chinatown’ı bir nevi Singapur’un merkezi gibi gördüm. 
Chinatown semti
Chinatown’da Budha tooth relic tapınağına gittim. Bu büyük komplekste ibadet edenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İçerideki kırmızı renk yoğunluğu bir müddet sonra gözümü aldı. Burdan çıkarak aynı cadde üzerinde bulunan Sri Mariamman Hindu tapınağına gittim. Tapınak kapalıydı. Temizlik saatiymiş. Thian Hong Keck budist tapınağını ve ardından Al-Abrar camisini gördüm. Singapur’un çok dinliliği burada kendisini gösteriyor. Birkaç yüz metre arayla cami, budist tapınağı ve hindu tapınağı. Keza yanınızdan önce bir müslüman geçiyor ardından bir budist rahip. 
Budha tooth reliec tapınağı

Öğleden sonramı Singapur’un bir diğer ilginç semti Little India’ya ayırdım. Chinatown istasyonundan metroya binerken çevremdeki herkes çekik gözlü iken little india istasyonunda çekik gözlüler yerini esmer hindulara bırakmıştı. Semt Hindistan’dan gelen göçmen yerleşimciler tarafından kurulmuş ve dışarıya doğru büyümüş. Hintlilerin kendi kültürlerini yaşatmaya çalıştıkları yerel pazarlar, dinsel temalı eşyalar satan dükkanlar, hint mutfağını tadabileceğiniz restoranların bulunduğu renkli bir semt olmuş. Önce Sri Veeramakaliamman isimli tapınağı ziyaret ettim. Ardından Abdul Gaffar camiini ziyaret ettim.
Küçük Hindistan semtinde bir ev
Singapur’da büyük bir hoşgörü var. Hangi etnik kökene ait ibadet merkezine girdiysem hepsinde sorunsuz dolaştım ve fotoğraf çektim. Belki Hindistan’a gitsem tapınaklara bu kadar rahat giremezdim. Bloglarda tavsiye edilen Mustafa center adındaki büyük alışveriş merkezi ilgimi çekmediğinden buraya gitmedim. Daha çok yerel halkın alışveriş yaptığı semt pazarı tarzı yerlerde vakit geçirdim. Little İndia’da dolaşırken bir çok yerde devriye görevi yapan polisler gördüm. Nedenini akşam ev sahibim anlattı. 2013 yılında trafik kazası sonucunda hintli bir işçinin ölümünün ardından bölgede bir ayaklanma yaşanmış. İnsanlar yolları kapatıp etrafı ateşe vermiş. Ayaklanma 4 saatte bastırılmış ama o gün bugündür little india semti polis kontrolü altındaymış. 

Bu kez merkeze doğru giden otobüslerden birisine binip Clark Quay yakınlarında indim. Singapur nehri boyunca uzanan barların kafelerin ve restorantların bulunduğu Clark Quay ve Boat Quay boyunca yürüdüm. Aslında amacım akşamı burada geçirmekti ama ev sahibimin mesajıyla fikrimi değiştirdim. Bu akşam yılda bir kez düzenlenen pinkdot adında bir açık hava konseri varmış. Haritadan yerine bakıp oraya doğru yöneldim. Etkinliğin konsepti aşka özgürlüktü. Zaten konser alanına yaklaştıkça pembe giyim tarzından içerik hakkında az çok fikir sahibi de oldum. Güzel müzikler eşliğinde insanlar eğleniyordu. Benim için de farklı bir deneyim oldu. 


Ertesi günün pazar olması sayesinde geç kalktık. Cheston’ı bu kez ben kahvaltıya götürdüm. Yine çin yemeği yedik ama bu kez gözümde midemde doydu. Cheston’a Singapur’daki apartmanların neden hep birbirine benzediğini sordum. Bu apartmanlar Singapur devleti tarafından yapılmış. Devlet ya kiraya veriyor ya satıyormuş. Cheston’ın oturduğu evi de teyzesi devletten satın almış. Apartmanların bakımından temizliğine kadar herşey devlet tarafından yaptırılıyormuş. Anlaşılan, Singapur devleti bir nevi özel şirket gibi devleti yönetiyordu.


 Singapur’daki üçüncü günümde couchsurfing üzerinden tanıştığım Ahfong ile Ang Mo Kio tren istasyonunda buluştum ve birlikte “tree top walk” denilen bir doğa yürüyüşüne gittik. Ang mo kio metro durağından otobüse binerek yağmur ormanlarının bulunduğu bir alana ulaştık.Ardından orman içinde 3 kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Nemli havaya rağmen bu parkurda yürüyüş ve koşu yapan bir çok insan vardı. Parkurun sonunda ağaçların üzerinde gerilmiş yerden yüksekliği 150 metre olan tek kişinin geçebileceği ahşap bir köprüye ulaştık. Ağaçların üzerinde yürümek harika bir duyguydu. Buradaki benim için tek olumsuz olay köprü üzerinde başıboş dolaşan maymunlardı. Sokaklarda kedi,köpek görmeye alışkın bir ülkeden gelmiş birisi olarak daracık bir köprüde bana ters ters bakan maymunların yanından geçerken hiç de rahat değildim. Bu arada Singapur gibi pahalı bir yerde bu muhteşem etkiinlik ücretsiz. Yine yolum düşse kesinlikle yapacağım ilk etkinlik mutlaka tree top walk olurdu. 

Tree top walk. Ağaç üstü yürüyüşü

Buradan sonra yine otobüsle Lower pierce denilen bir göl kıyısına ulaştık. Göl kıyısı yürüyüş ve dinlenme alanı olarak düzenlenmişti. 
Ahfong, son olarak beni Singapur’un en büyük Budist tapınağına götürmeyi teklif etti. Kong meng San Por Kark See manastırına gitmek için yine otobüse bindik. 1922 de yapılan bu manastır kompleksi hem mimarisi hem de parka benzeyen alanlarıyla diğer budist tapınaklarından farklıydı.Son olarak merkeze dönebilmem için otobüsle Ang mo Kio tren istasyonuna ulaştık. Ahfong, Asya medeniyetleri müzesi için ücretsiz giriş davetiyesi verdi. Ertesi gün Sentosa adasına gitmeyi planladığım için müzeye zaman ayıramayacağımı düşünüyordum ama yine de bir köşede dursun dedim. 

Singapur’daki son günümde Sentosa adasına gitmek için evden erkenden çıktım. Yılda ortalama 20 milyon ziyaretçi ağırlayan Singapur’un bu ünlü adası özellikle eğlence ortamları ve temalı parkları ile tanınıyor. Sentosa adasına ulaşmak için Harbour Front istasyonunda metrodan inip işaretleri takip ederek Sentosa boardwalk denilen yolda yürüdüm. Bu yol toplam 800 metre uzunluğunda. Aslında adaya yürüyerek geçmek bile ücretliymiş. Ama şansıma turnikelerin üzerinde “31 aralık 2017’ye kadar ücretsizdir” yazıyordu. İsteyenler Harbour Front metro istasyonundan kalkan Sentosa express trenlerine 4 sgd ödeyerek binebiliyorlar. İlginç bir şekilde Sentosa expresini Sentosa’dan Singapur’a geri dönüşte kullanınca ücret ödemedim. Yani dönüş yolunda boardwalk üzerinde yürümeye gerek yok. Parası çok olanlar için bir de teleferik seçeneği de var. Singapur harbour front kulesinden Sentosa adasına manzarayı izleyerek geçebiliyorsunuz. Teleferik ücreti 29 sgd. 


Sentosa yapay bir eğlence adası. İçerisinde temalı parklar, gösteri merkezleri, eğlence alanları, dünyanın bütün ünlü şehirlerinde mantar gibi biten modern müzeler, sinemalar, kafeler ve bir de büyük bir kumarhane var. Benim ilgimi çeken daha doğal olan yerlerdi. Bu nedenle yürüyüş rotalarından faydalandım. Ada içerisinde Sentosa ekspres trenine binmek ücretsiz. Tren toplam üç istasyon arasında gidip geliyor. Tüm istasyonların çevresinde hangi etkinlikler olduğu hakkında bilgi panoları yada el haritaları yardımcı oluyor. Merkezde dolaştıktan sonra adanın güneyindeki plajlara uğrayıp biraz yüzdüm. Sentosa adasının güneyinde asma bir köprüyle ulaşılan Güneydoğu Asya kıtasının en güney noktasına yürüdüm. Bence Sentosa’nın en keyifli bölümü burasıydı.


Akşamüstüne doğru bu kadar Sentosa yeter diyerek Singapur’a döndüm. Aklıma Ahfong’un hediye ettiği müze davetiyesi geldi. Vakit henüz erken olduğundan müzenin yolunu tuttum. Fazla ilgi çekici olmamakla birlikte giriş ücretinin 18 sgd olduğu bir müzeye ücretsiz girmek keyifliydi. Merkezde biraz daha dolaştıktan sonra Marina Bay sands’deki lazer gösterisini son bir kez daha izlemek için Merlion’a doğru yürüdüm. Coşkulu kalabalık her akşam olduğu gibi bu akşam da sahilde yerini almıştı. 



 4 günlük Singapur macerası böylece biterken, ertesi gün Vietnam için yola çıkmaya hazırdım. 

4 Ekim 2017 Çarşamba

Arabayla Yunanistan. 2.bölüm; Kavala,Selanik,Meteora

Taşoz adasında geçirdiğimiz iki günün ardından hazır arabayla gelmişken Kavala, Selanik ve Meteora’yı da görelim dedik ve ertesi gün sabah saatlerinde ana karaya geçmek üzere Limenas limanına vardık. Eylül ayının gelmesinden midir bilmiyorum ama feribot yine geldiği gibi az sayıda yolcu ile hareket etti. Taşoz’un kuzeybatısından direk Kavala’ya giden bir feribot var ama hem süre olarak daha uzun olduğu için hem de fiyatı daha pahalı olduğundan pek tercih edilmiyor. 


KAVALA
Keramoti’den Kavala’ya ulaşmamız 40 dakika sürdü. Panagia denilen eski şehir merkezine gitmeden önce hem deniz kıyısında vakit geçirmek hem de kahvaltı yapmak için aracımızı Erithrou Stavrou caddesi üzerinde park ettik. Bir müddet sonra geri döndüğümüzde aracın camında yunanca yazılarla dolu bir makbuz vardı. Tahmin edebileceğiniz gibi yanlış park nedeniyle 80 euro ceza yemiştik. Aynı caddede sadece bizim araca ve Alman plakalı bir araca bu makbuzdan yapıştırıldığını görünce doğal olarak canımız sıkıldı. Ancak daha sonra Yunan arkadaşım beni rahatlattı. Cezayı yazan polis değil Kavala zabıtasıymış. “Bu makbuz sizin için sadece geri dönüşüme atılması gereken bir kağıt” dedi. Gerçekten de Türkiye’ye dönüşte sınırda hiçbir sorun yaşamadık.
 Kavala’nın girişinde su kemerlerini gördük. Kemerlerin restorasyonu yeni tamamlanmış. Gayet iyi durumdaydılar. Kemerler ilk olarak Roma döneminde eski şehire su taşımak için yapılmış ancak Kanuni döneminde yeniden inşa edilmiş.
Panagia denilen eski şehirde dolaşmaya başladık. Dar sokaklar, arnavut kaldırımlı yollar ve eski evler tanıdık geldi. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi müze haline getirilmiş. İçinde çok fazla görsel barındırmamakla birlikte, evin tüm bölümleri kullanıldığı zamanlardaki günlük yaşantı hakkında bilgi veriyor. (Giriş 3 euro)

Müzenin ön tarafında bulunan meydanda Kavalalı Ali paşanın bir heykeli vardı. Bu meydanın adı da Mehmet Ali paşa meydanı. Yunanlıların neden bir Osmanlı paşasının heykelini dikmiş olabileceğini düşündüm. Acaba hemşehrilik dışında başka bir şey de varmıydı? Wikipedia’ya göre Ali paşa Osmanlıya karşı başarıyla sonuçlanan bir isyan da çıkartmış.

Osmanlıdan kalma Halil bey cami ve yanı başındaki medrese binasını gördükten sonra dar ve yorucu yollardan kaleye çıktık. Kalenin içi bizdeki birçok benzeri gibi fazla bir şey barındırmasada, buradaki kuleden ve burçlardan Kavala manzarası harikaydı. (Giriş 2 euro)
 Kavala’da görülmesi gereken en ünlü eser Kavalalı Ali Paşa imareti. Ancak imaret şu anda otel olarak kullanıldığından eğer otel müşterisi değilseniz gezmek için yarım saatte bir düzenlenen rehberli tura katılmak zorundasınız. Biz de kişi başı 5 euro ödeyerek imareti sadece 25 dakikalık bir sürede rehber eşliğinde gezdik. Süre kısa olsada rehberin imaret hakkında bilgilendirmesi tatmin ediciydi.




Aracımızı park ettiğimiz caddede sahil kenarında biraz dolaştık. Buradan kaleye doğru bakarken kuzey tarafından güneye doğru kan akarmış gibi resmedilen Kıbrıs haritası tabelası göze çarpıyor. Kaleye sırtımızı dönerek aksi yönde ilerledik. Eski şehirden uzaklaştıkça tarihi doku yerini yeni binalara bıraktı. Beyaz renkli tarihi belediye binasını gördük. Belediye binasının arka sokağında tütün müzesi var. Kavala, tarihte tütün yetiştiriciliği ile de ön plana çıkmış. Müzede tütün yetiştirmede kullanılan eski malzemeler sergileniyor.

SELANİK
Kavala Selanik arası 160 kilometre. Otobandan gitmemize rağmen mesafe 2 saat sürdü. Selanik Atina’dan sonra Yunanistan’ın en büyük ikinci şehri. Merkezde özellikle sahile yakın caddelerde park yeri bulmanın zorluğunu biliyordum. Bu nedenle ilk önce Atatürk’ün evi yakınlarında bir park yeri bulduk ve Selanik gezimize bu noktadan başladık.
Atamızın doğduğu ev Türkiye konsolosluğunun bahçesinde. Girişte sadece kayıt defterine isim yazılıyor. Ev müze olarak düzenlenmiş ve evin odaları Atatürk’e ait görsellerle donatılmış.
Selanik Osmanlı döneminde istanbul’dan sonra en büyük ikinci şehirmiş. Bu nedenle bir çok eser inşa edilmiş. Günümüze ulaşan en önemli osmanlı eserlerinden birisi Alaca İmaret camii. Cami 1484 de yapılmış. Yıllarca müze olarak kullanıldıktan sonra 2013 ramazan bayramında ibadete açılmış ama sonra yeniden kapatılmış. Atatürk’ün evine de yakın olan bu caminin içine giremedik.
 
Alaca camiinin ardından Aya dimitri kilisesinin içini dolaştık. Roman forumu denilen Roma dönemine ait kalıntıların bulunduğu kazı alanının yanından geçtik. Benzerlerini bir çok şehirde gördüğüm kalıntılar burda da insanlar için pek bir şey ifade etmiyor gibiydi. Keza biz de yoldan bakmakla yetinip yürümeye devam ettik.

Forumdan sahile doğru ilerlerken parkın içinde bir diğer osmanlı eseri bey hamamını gördük. Tabi bu hamam da kapalıydı. Hamamın karşı tarafında Egnatia caddesi üzerinde Hamza bey camii var. Bu camii Selanik’te yapılan ilk camiymiş.Restorasyon yapılmış. Ancak diğerleri gibi bu da kapalıydı.
Aksi yönde yürüyüp Ayasofya kilisesini bulduk. Bu kilise İstanbul’daki ayasofya’dan esinlenerek yapılmış. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş sonra yeniden kilise olmuş. İstanbul’daki Ayasofya kadar büyük olmasa da görülmeye değer bir yapı.

Şansımıza biz oradayken Egnatia caddesi boyunca bir çeşit protesto olduğunu düşündüğüm gösteriler vardı ve bu nedenle Egnatia’ya çıkan tüm yolar kapalıydı. İnsanlar ellerinde pankartlarla ve sloganlar atarak cadde boyunca ilerliyorlardı. Aristotales caddesi boyunca yürürken bu gösterilere denk geldik.

Aristotales caddesi Selanik’in ünlü yürüyüş caddelerinden. Trafiğe kapalı bu caddenin sonunda denizle buluştuk. İzmir’in kordonunu hatırlatan sahil boyunca ilerleyerek Beyaz Kule’ye ulaştık. Beyaz Kule de bir osmanlı yapısı ve günümüzde Selanik’in sembolü olmuş durumda. Balkan savaşı sonrasında Selanik Yunanlıların eline geçince kule beyaza boyanmış. Bir süre sonra kule tekrar eski rengine bürünmüş. Ama kulenin adı beyaz kule olarak kalmış.

Bir süre sahilde vakit geçirdikten sonra Rotonda mabedine doğru yürüdük. Yapıldığı 304 yılından 16.yüzyıl sonlarına kadar mabet olarak kalan yapı, osmanlı sadrazamı Sinan paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. Hatta internette okuduğum bir makaleye göre Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi caminin bahçesine gömülmüş ancak sonra mezar taşı yıkılıp kaybolmuş. O zamanlardan kalma minarenin bir bölümü halen ayakta olsa da mabet günümüzde müze olarak kullanılıyor.





METEORA MANASTIRI, KALAMBAKA

Selanik’te güneşin batmasına yakın tekrar yola çıktık. Meteora manastırlarına ulaşmak için Kalambaka (Kalabaka da deniliyor) kasabasına ulaşmak gerekiyor. Google navigasyonunun çizdiği rota sonradan öğrendiğimize göre eski yolmuş ve bu yol tam 3.5 saat sürdü. Son 1 saatimizi bol virajlı ve adeta inin cinin top oynadığı bir yolda 30-40 kilometre hızla geçirdik. Dönüşte google yerine yerel halka sorduk ve kaymak gibi bir yoldan geri döndük. Tercih edilen Selanik - Kalambaka yolu Larissa üzerinden olanı. Olurda Selanik üzerinden Kalambaka’ya gelirseniz google navigasyonunda önerilen yolu değil Larissa-Trikala-Kalambaka rotasını izleyin.
Gecenin bir saatinde yorgun argın ve tabi ki yine otel rezervasyonu olmadan Kalambaka kasabasına ulaştık. Ana caddede barlar, kafeler hınca hınç doluydu. Meğer Yunanistan milli basketbol takımının maçı varmış. Birkaç otele baktıktan sonra kahvaltı dahil 55 euroya farmassi otelinde karar kıldık.
Meteora Yunanca havada asılı kalan anlamına geliyormuş. Bu kelimeyi doğrularcasına devasa kaya oluşumlarının tam tepesine kondurulmuş manastırlar var. 14.yüzyılda yapımına başlanan manastırların toplam sayısı 24 müş. Günümüze 6 tanesi ulaşmış. Bunların bazıları kadın bazıları erkek manastırı ve hepsi turizme açık. Tabi hepsine girerken ayrı ayrı ücret ödemek gerekiyor.

Kahvaltıdan sonra otelin resepsiyonundan bölge hakkında bilgi aldım. Resepsiyondaki bayan tüm manastırların içinin aynı olduğundan ve en görülmeye değer manastırın büyük meteora anlamına gelen Megalo Meteoro olduğundan bahsetti. Buraya ulaşmak için Kastraki köyü üzerinden 2 kilometre kadar gitmek gerekiyor. Kayaların arasında döne döne çıkılan yolda Agios Nikolaos manastırını, Roussanou manastırını ve Varlaam manastırını da görmek mümkün. Vakti bol olanlar için dönüşte yol uzatılırsa Agiatras ve Agios Stefanos manastırları da görülebiliyor. Fotoğraf çekmeyi sevenler için nefis manzaralar var. Otelden alınan haritada manzara için durulması gereken park yerler işaretli. Biz aracımızla gittiğimiz için gerek duymadık ama Kalambaka’da Meteora’ya günübirlik rehberli turlar düzenleyen firmalar da bulunuyor.

Merdivenli yoldan önce inerek sonra çıkarak 10 dakikada büyük manastırın girişine vardık. Yaşlı başlı din adamlarının her gün bu merdivenleri nasıl inip çıktıklarını merak ediyordum ki sorumun cevabını aldım. Yol ile manastırlar arasında gerili halatlarda çalışan basit teleferikler var ve bunlar sadece din görevlerinin kullanımı için kurulmuş. Dini mekan olması nedeniyle içeriye girmek için uzun pantolon ve kollu giysiler giymek gerekiyor. Giriş ücreti 3 euro. 


Manastırlar başarılı bir restorasyondan geçmiş ve tamamen turizme açılmış. Kalabalığın arasında bazen siyah giysilerinin içinde papazlar görmesek buranın dini bir mekan olduğunu düşünmeyebilirdik. İçerisinde günümüz değil ama geçmişteki manastır yaşantısını gözlemleyebileceğiniz alanlar ve dini materyallerin sergilendiği bölümler oluşturulmuş. Arka avludaki manzara ise muhteşem.

Meteorayı da gezdikten sonra dönüşümüzü yukarıda yazdığım gibi Trikala ve Larissa üzerinden Selanik’e bağlanarak yaptık. Komşuda geçirilen keyifli ve yorucu birkaç günün ardından sabaha karşı yine Türkiye topraklarındaydık.