30 Ocak 2018 Salı

MISIR / Hurghada, Kahire

Bu yıl sömestir tatilinde ailecek sıcak bir yerlere gidelim dedik. Aklım dört yıl önce THY’nin ödül biletleri sayesinde gittiğimiz Zanzibar tatilindeydi ama oralara gitmek artık imkansız. Ben de ocak ayında Türkiye’ye göre hem daha sıcak olan hem de bilet fiyatı makul olan Mısır’da karar kıldım. Tabi her zamanki gibi seyahatin planlamasını erken yaptım. Eylül ayı başında pegasusun kampanyasından faydalanarak Hurghada biletlerini gidiş dönüş kişi başı 275 liraya aldım.

Aile dostlarımızın da katılmasıyla 4 yetişkin 3 çocuktan oluşan grubumuzla hem deniz güneş kum hem de çevre gezilerinden oluşan bir haftalık bir tatil planladım.
Mısır yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Bordo pasaport sahipleri için ise 45 yaşın üzerinde veya 20 yaşın altında olmak kaydıyla kapıda vize veriliyor. Uçakta dağıtılan formu doldurup Hurghada havaalanında banka gişesi gibi bir yere 25 dolar ödüyorsunuz ve vizeniz pasaportunuza yapıştırılıyor. Bu koşula uymayanlar Mısır konsolosluğundan vize almak durumunda. Gezi sürecinde tanıştığım bir kişi, Ankara’dan 40 gün önce başvurmasına rağmen vizesi çıkmadığı için Mısır’a gidemedi. Bu nedenle erken davranmakta fayda var.
Uçakta dağıtılan formu doldurmak gerekiyor.
Ocak 2018 itibariyle 1 Amerikan doları 17.60 mısır poundu, 10 Mısır poundu ise 2,10 Türk lirası yapıyordu. İstanbul-Hurghada uçuşu 2 saat 10 dakika sürdü. Hem 7 kişiyle sıradan bir taksiye sığamayacağımızdan hem de buradaki taksicilerin çeşitli şark kurnazlıklarını okuduğumdan şehir merkezinde bulunan otelimize gitmek için internet üzerinden transfer ayarlamıştım. Havaalanından çıkışta şoför adımın yazılı olduğu bir kağıtla beni karşıladı. Mısırlıların mikrobas dedikleri van tarzı araçlarla 7 kişilik gurubumuzun transferine 10 ingiliz poundu ödedim.
Odamızın balkonundan panorama

Hurghada, 1970’lerde sıradan bir balıkçı kasabası iken turizm sayesinde büyük bir değişim göstermiş. Bugün karşılaşılan Hurghada Mısır’ın Alanya’sı, Bodrum’u gibi. Kızıldeniz boyunca uzanan sahiller resort otellerle dolu. Şehirde herşey turistlere yönelik. Ancak iğneden ipliğe ne alırsanız alın pazarlık yapmak şart. Sistem turisti kazıklama üzerine kurulu. Bunu sadece turistik eşya satıcılarında değil, yerel halkın alışveriş yaptığı pazarlarda bile yaşayabilirsiniz. Oldu bitti ile veya salak ayağına yatarak para üstü vermemek konusu da diğer bir dikkat edilmesi gereken olay.
El Mina Camii
Otelimiz Minamark Resort, Shereton caddesindeydi. Hurghada otellerinin çoğu Türkiye’nin güneyinde olduğu gibi herşey dahil konseptinde çalışıyor. Fiyat fayda dengesi açısından da iyi durumda olan bu otelin bizi üzen tek yanı eşimin odada bıraktığı çantasından kaybolan 100 euro oldu.
Hediyelik alırken pazarlık şart
Hurghada’da yapılacak bir çok etkinlik var. Biz de bir gün otelde kalıp denizden faydalanma, bir gün gezi etkinliklerine katılma şeklinde bir program yaptık. Kaldığımız bir hafta boyunca gündüz sıcaklığı 22 ile 27 derece arasındaydı ve bu sayede ocak ayında deniz güneş tatili yapmış olduk.
Shereton caddesinde bir çok seyahat acentası var ve hepsinin sattığı turlar aslında içerik olarak aynı. Tüm otellerde tur satışlarıyla ilgilenen elemanlar var. Dünyanın bir çok yerinde olduğu gibi burda da tur işinden bir çok insan para kazanıyor.
Yallah şoför yallah

Hurghada’da yapılması gerekenlerin başında çöl safarisi geliyor. Biz bu turu kişi başı 20 dolara satın aldık. 6-12 yaş arası çocuklar 10 dolar. 6 yaşından küçükler ücretsiz. Oteldeki elemanın verdiği fiyat kişi başı 30 euro idi. Yaklaşık 8 saatlik programda arazi araçlarıyla otelden alındıktan sonra başka acentelerden bu turu alanlarla bir benzinlikte buluşturulduk. Ardından Hurghada’nın 40 kilometre dışında çöle girdik ve burada bir Bedevi köyünü ziyaret ettik. Köyün sanki gelen turistler için yapay olarak oluşturulmuş gibi bir havası vardı. Rehber Bedeviler hakkında bigi verdi. Bedeviler modern hayattan çok uzakta bir yaşam sürüyorlarmış. Çocuklar burada anne babalarından kuran öğreniyormuş. Hastalık gibi acil bir durumda Hurghada’ya geliyorlarmış. Maddi kazançları gelen turistlere satılanlardan sağlanıyormuş. Köyün bir reisi varmış ve o, toplanan paraları eşit bir biçimde köylülere paylaştırıyormuş. Buraya en son yağmur 2 yıl önce yağmış. Su ihtiyacı taşıma ile sağlanıyormuş. Tüm bu yoklukların yanında köye betonarme bir caminin yapılmış olması dikkatimi çekti.



 Bedevilere yardım amaçlı ıvır zıvır satış reyonunu ziyaret ettikten sonra kısa bir deve turu yaptık. Neyse ki burada deve turu fiyata dahil. Yeniden arazi araçlarına bindirilip bu kez 45 dakika ATV süreceğimiz alana geldik. Turun en zevkli kısmı buydu ama tabi biz çocuklarla bindiğimiz için fazla hız yapamadık. ATV’lerden sonra sıra spider denilen arazi aracındaydı. Bu aracı da 25 dakika sürme imkanı bulduk. Hem biz hem çocuklar için güzel bir etkinlik oldu. Çölde yaşayan yılan,kertenkele gibi birkaç sürüngeni cam kafeslere koyup mini hayvanat bahçesi oluşturmuşlar. Bu da programdaki bir diğer etkinlik. Akşam yemeğini açık havada yerken oryantal gösterisi başladı. Akdeniz’de ki otellerde olduğu gibi dansöz önce kendisi oynuyor, sonra turistlerin arasından bir kaçını seçip oynatıyor.
Nil nehri
Hurghada’da satılan turların hemen hemen hepsi tam gün. Yani tura katıldığınız zaman her şey dahil konseptli otelinizdeki bir çok imkandan faydalanamıyorsunuz. Lakin Kızıldeniz’in rengarenk sualtı dünyasını da görmek istiyorduk. Dalış turları uzun süreli olduğundan daha kısa süreli gemi turlarından satın alarak bu isteğimizi gerçekleştirdik. Dışarıdan normal görünümlü teknelerin suyun altında kalan kısımları denizaltı gibi yapılmış. Tekne açıldıktan sonra sığ sularda  harika mercan resifleri ve rengarenk balıklar izleniyor. Tabi bunun da bir hilesi var. Tekne açıldıktan sonra mürettebattan bir kişi elinde yemlerle suya dalıyor ve bütün balıkları teknenin etrafına çekiyor. Teknedeki tüm turistler de sevinç çığlıkları atıyor. Alan memnun satan memnun. 45 dakikalık bu görsel şölenin ardından isteyenler şnorkel ile yüzerek balıkları bir kez daha görebiliyorlar. Can yeleği, şnorkel ve gözlük teknede ücretsiz dağıtılıyor. Bu sırada dalış yapmayanlar için ise bangır bangır Mısır ezgileri eşliğinde oynama seansları düzenleniyor. Maksat gelen herkes eğlensin. Bu turun ücreti 12 dolar. Her zamaki gibi otelinizden alınıp otelinize bırakılıyorsunuz.







Bir de Hurghada’ya gelen herkesin “bir daha mı geleceğiz Mısır’a” diyerek katıldığı Kahire turu var. Açıkçası Alanya, Bodrum gibi tatil yörelerinde Kapadokya turlarının satıldığını gördüğümde “hangi denyo Alanya’ya gelmişken Kapadokya’ya gider” diye düşünmüşlüğüm vardı. İşte aynı denyoluğu Hurghada’da bu sefer biz de yaptık ve günübirlik Kahire turuna katıldık. Hurghada Kahire arası tam 485 kilometre. Turlar sizi otelinizden gece 02:00 de alıyor ve ertesi gece 23:00 de geri otelinize bırakıyor. Gerçekten çok stresli ve yorucu bir tur. Hem uzun yolla hem de gelen turisti yolunacak kaz olarak gören aç gözlü bir çok insanla uğraşmak zorunda kalıyorsunuz.
Otobüsümüz Hurghada içerisinde başka otellerden turu satın alan tamamı avrupalı turistleri toplamış, bize de en arka koltuklar kalmıştı. Üzülmek bir yana aksine sevindik çünkü bu sayede çocuklar arkada uzunlamasına yattılar. Bizler de tekli oturduk. 
Kahire sokakları
Otobüs yol boyunca iki kez mola veriyor. Her seferinde 10 dakika diyorlar ama 30 dakika bekliyoruz. Güneş doğduğunda hala Süveyş boğazı kıyısında ilerliyorduk. Sabah 8 dolaylarında Kahire’ye ulaştık. Şehrin girişinden itibaren tozlu caddeler dikkatimi çekti. Yol kenarlarında yer yer çöpler ve moloz yığınları var. Merkeze doğru ilerledikçe binalar ve caddeler nispeten daha hoş bir vaziyet alsa da şehirde yaya ve araç trafiğinde bir düzensizlik hakim. İlk ziyaret yeri olan Kahire Müzesi’nin önünde durduk. Burada otobüsümüzdeki Ruslar için Rusça bilen, Polonyalılar için lehçe bilen, Almanlar için Almanca bilen rehberler geldi. Biz mecburen İngilizce gurubuna katıldık.
Kahire müzesi içerik açısından dünyanın en önemli müzeleri arasında yer alıyor. Lahitlerden heykellere, papirüslerden kaşıklara buradaki her şey orijinalmiş ve 4000 yıllıkmış. Tabi bu noktada insan düşünmeden edemiyor: 4000 yıl önce bilmem kaç tonluk koskoca bir granit nasıl olurda milimetrik ölçülerde kesilip lahit mezar yapılır? Üzerlerine nasıl milimetre bile kaymadan dümdüz resimler çizilir,yazılar yazılır? En önemlisi, çölün ortasında granit nerden bulunur?   
Sözde iki saatlik süre içerisinde müzede görülmesi gereken en önemli yerleri görebilecektik ama hızlandırılmış tur bana yeterli gelmedi. Zaten rehberin tek derdi komisyon. Sürekli bir yerlere götürüp millete birşeyler aldırtma derdinde.
Kahire müzesi dışarıdan görünüm


Kahire müzesi içi


Baba, mumya nediy?


Müzede tutankamonun lahiti haricinde her yerde fotoğraf çekmek serbest. Ama eski model fotoğraf makineleri ile veya profesyonel kameralar ile girmek isterseniz ekstra bir para ödemeniz gerekiyor. Müzenin giriş ücreti 120 Mısır poundu ve bu ücret tur ücretine dahil. Çocuklar yarı fiyat. Bahçede ücretsiz bir tuvalet var ancak temizlikçiler burada herkesten para dileniyor.
Müzeden sonra tekneyle Nil Nehri gezisine katıldık. Nil nehri fazlasıyla bulanık ve havada pusluydu. Motorun gürültüsüne, kasette bangır bangır çalan Mısır göbek havaları da eklendiği için, rehber Nil nehri kıyısındaki eski binaların ne olduklarını anlatırken pek anlayamadım. Gördüğüm kadarıyla Nil kıyısında tanınmış bütün uluslararası zincir oteller vardı. 45 dakikalık tekne turunun ücreti kişi başı 10 dolar.
Tekne turu dönüşü tekrar otobüse binip öğle yemeği için Giza’ya doğru yola çıktık. Nil nehrinin üzerindeki Abbas köprüsünü geçtikten sonra çevredeki binalar bir anda değişiyor. Rehber Giza’nın fakirliğinden halkının zor şartlar altında yaşadığından bahsetti. Gerçektende yol boyunca hiçbir binanın dış sıvası yoktu ve sokaklar çok virane görünüyordu. Yollar deve kakalarıyla dolu, arabalar, motorlar ve yayalar herhangi bir düzen olmaksızın ilerlemeye çalışıyor. Yemek için getirildiğimiz lokanta da pek farklı değildi. Alelacele kaçıncı kez ısıtıldığı belli olmayan yemeklerden alıp kalktık. Piramitlere gideceğimizi sanarken bu kez sıradaki durak papirüs dükkanıydı. Zaten rehber yol boyu “aman yanınıza gelen satıcılardan papirüs almayın, ben sizi hakiki papirüs dükkanına götüreceğim” diyerek asıl niyetini belli etmişti. Biz otobüsten inmedik ama hemen herkes dükkana girdi.
Piramitlere ulaşmak için ucsuz bucaksız çölün ortasında kilometrelerce gideceğimi hayal ediyordum ama karşılaştığım gerçek çok farklıydı. Dünyanın yedi harikasından biri olan piramitler Giza şehrinin neredeyse içinde kalmış. Koca çölde yer yokmuş gibi her yere bina dikilmiş. Şehrin içinde binaların arasından piramitler görünüyor.

Nihayet Giza piramitlerine ulaştığımızda saat öğleden sonra 3 sıralarıydı. Bu saatte bile bilet gişesinin önünde uzun bir kuyruk var. Piramitlerin giriş ücreti 120 Mısır poundu ve bu ücret tur ücretine dahil. Çocuklar yarı fiyat.

 Rehber güvenlikten geçtikten sonra yeniden otobüse bineceğimizi söyledi. Mesafe uzun olmamasına rağmen otobüslerle 100 metre kadar yukarı çıktık ve arap şeyhi gibi bir adamın önünde durduk. Rehber adamın bize bilgi vereceğini söyledi. Tabiki bu da dümenden. Sanarsınız ki adam piramitlerin tarihini anlatacak. Panoramik fotoğraf çekilmek için develere binip uzaklara gitmemiz gerekiyormuş. Ücret kişi başı 10 euro.
Turist tuzakları dünyanın her yerinde var tabi ama burada öyle böyle değil. Çok açık ve net bir şekilde turist eşittir yolunacak kaz. Piramitlerin girişine "deve ile yarim saat gezi 100 mısır poundu" (5 euro) diye yazı aşmış Mısır hükümeti. Iceride aç gözlü deve sahiplerinin çektiği fiyat en az 10 euro ama genellikle turun sonunda saçma sapan ekstralar ekleyerek metazori ile sizden daha fazla paralar koparabiliyorlar. Yapiskan satıcılar her adimda yaninizda ve size yaklaştıklarında "no,thanks" demek onları uzaklaştırmaya yetmiyor. Hediyem olsun diyerek bir şeyleri elinize tutusturuyorlar,sonrasi malum. Tavsiyem piramitlere gidecekseniz ya sinirlerinizi aldırıp gidin yada yanınızda güvenilir bir mısırlı olsun.
Üç büyük piramit Keops, Kefren ve Mikerinos. Bunlar baba, oğul ve torun için inşaa edilmiş. Bir de dünyanın en büyük taştan yapılma heykeli büyük sfenski gördük ve rehber yeniden bağırdı “yallah Ali yallah”. En arkada ben kalmışım ve eşimin dediğine göre bana bakarak la havle çekmiş. Aslında bana garezinin nedeni deve için indirim yaptırmasına rağmen rest çekip binmememiz. Sırada Giza’nın en eski ailesinin evinin ziyareti varmış. Tabi bu da yalan. Burası da bir parfüm dükkanı. Neyseki burda içtiğimiz acı kahveler yanımıza kar kaldı.
Verimli kullanılsa hem Kahire müzesine hem de piramitlere birer saat daha ayırabileceğimiz tur, rehberin aç gözlülüğü yüzünden böyle hızlandırılmış bir biçimde geçti. Kahire turları Cuma hariç her gün yapılıyor ve ücreti kişi başı 40 dolar. 6-12 yaş arası çocuklara yarı fiyat.
Hurghada’nın içerisinde gezilecek az sayıda yer var. Shereton caddesinden geçen minibüsler 1,5 Mısır poundu karşılığında merkeze (El Dahr) gidiyor. Burada yerel halkın alışveriş yaptığı yerler ve sebze meyve pazarı gezilebilir. Ortadoks kilisesi de yine merkezde bulunuyor. 
Giza'da binaların arasında piramitler görünüyor.


Shereton caddesine yürüme mesafesinde Hurghada’nın en büyük camisi El Mina var. Modern mimariyle yapılmış güzel bir cami. Caminin yanındaki sokaktan denize doğru devam ederek balıkçılar pazarına ulaşabilir. Burada çok sayıda balık lokantası da bulunuyor. Yolun devamında yer alan Hurghada marinanın çevresindeki kafeler de vakit geçirmek için uygun.

Bizim Kahire’nin yorgunluğundan sonra katılmaktan vazgeçtiğimiz Luxor turu ve tam günlük Giftun adası turu da yine Hurghada’ya gelmişken alınabilir.

Özetle kışın ortasında baharı yaşamak için Hurghada iyi bir seçim. 

31 Aralık 2017 Pazar

VİETNAM,1.bölüm: Ho Chi Minh City (Saigon)

Singapur’dan Vietnam’ın Ho Chi Minh City şehrine gitmek için öğle saatlerinde Changi havaalanına ulaştım. Bilete ödediğim ücret 69 singapur doları. (178 lira)  

Biniş kartımı almak için Tiger Air bankosuna ulaştığımda check in bankosunda oturan kızı, Vietnam’ın yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşlarından vize istemediğine ikna etmem biraz zaman aldı. Tüm havayolları yolcuların gidilecek ülkeye giriş izni olup olmadığını kontrol edip gerektiğinde uçağa almama yetkisine sahip zira yolcu herhangi bir nedenle geri gönderildiğinde taşıyıcı havayolu ceza ödemek zorunda kalıyor. Normal pasaport sahibi Türk vatandaşları ve bir çok dünya ülkesinin vatandaşı Vietnam’a girebilmek için vize almak zorunda. Yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşları ise Vietnam’a vizesiz girebiliyor. Kız yan bankoda çalışan arkadaşına sordu ama o da emin değildi. Sizi geri gönderirlerse işinden olurum dedi. Kendimden emin bir şekilde endişe etmemesini, hiçbir sorun çıkmayacağını söyledim. Asya’da seyahat ettiğimi, Vietnam’dan sonraki seyahat noktamın Kamboçya olacağını ve oraya tahminen 10 gün sonra geçeceğimi anlattım. Kız gülümseyerek biniş kartımı verdi ve iyi yolculuklar dedi. İşin zor tarafını atlatmıştım. Pasaport kontrolünden geçip Singapur’a veda ettim ve keyifle uçağa yöneldim. 


Kapıların kapanmasına rağmen uçağın içinde tam bir saat kalkmayı bekledik. Nedeni Ho Chi Minh City havaalanındaki yoğunluk nedeniyle kalkış izni alamamışımızmış. Sonradan öğrendiğime göre tıpkı Sabiha Gökçen havaalanı gibi Ho Chi Minh City de de sadece bir pist var ve ülkenin başkentten sonra en büyük ikinci şehrinin hava trafiği de şehrin kendisine paralel olarak çok yoğun. 
Bekleme esnasında yanımdaki Vietnamlı orta yaşlı çift laf attı. Adam Avustralya’da yaşıyormuş ve yılda bir kere ailesini ziyaret etmek için Saigon’a dönüyormuş. Tuzunun kuru olduğu belliydi. 

Bir saatlik gecikmeyle büyük ve modern bir havaalanına indik. Pasaport kontrolünden hiç sıkıntısız geçtim. Geliş katında dolar kuruna baktım, gayet yüksekti. 50 dolar bozdurmakla yetindim. Sonradan anladım ki havaalanındaki kur merkezden bile yüksekmiş. Ülkenin para birimi Dong. Temmuz 2017 de 1 Amerikan doları 22600 dong yapıyordu. 
Vietnam halkının ne kadar misafirperver olduğunu daha gitmeden anladım. Couchsurfing üzerinden yaptığım genel ilana “gel bende kal” diyen bir çok davet geldi. Tercihimi çocuklarının yabancı dil öğrenmelerine katkıda bulunmak amacıyla couchsurfinge yeni kayıt olmuş iki çocuklu bir aileden yana kullandım. Bir firmada yöneticilik yapan Ha, avukat olan eşi Thuan ile birlikte beni evlerinde ağırlamak istediklerini yazmışlardı. Evleri Saigon’un merkezi bir semtindeydi. Vietnam’lı bir ailenin yanında kalmak da benim tam istediğim şeydi. 
Ho Chi Minh City’nin eski ismi Saigon. 1976’da Ho Chi Minh City olmuş. Aslında halk arasında da genelde Saigon ismi ile anılıyor. Merkez olarak kabul edilen en turistik bölge 1.bölge. Dışarıya doğru uzaklaştıkça genişliyor. Ortasından aynı isimli Saigon nehri geçiyor ve şehir tropikal iklim kuşağında. Hava sıcaklığı yılın 12 ayı 27-28 derece. Mayıs ayından ekim ayına kadar yağmurlu mevsim hüküm sürüyor.  


Havaalanından merkeze gitmek için 109 ve 152 numaralı iki otobüs olduğunu okumuştum. Otobüs durağı terminal binasının hemen önünde bulunuyor. Google haritalardan baktım 109 gideceğim yere daha yakın. Otobüs durağında 152 numaralı otobüs bekliyordu. Muavin hemen buyur etti. “Hayır” dedim “109 u bekliyeceğim” Adam ingilizce anlamıyor ama kendi dilinde bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. İçeride önde oturan bir kız “yardımcı olabilirmiyim” dedi. Gitmek istediğim yeri telefonumdaki haritadan gösterip buraya en yakın geçen otobüsün 109 olduğunu ve ona binmek istediğimi söyledim. Kız dediklerimi muavine ve şoföre anlattı. Şoför elimdeki telefondan gideceğim yere bir daha baktı ve kıza tekrar bir şeyler söyledi. Bu otobüs ineceğim yere yakın bir noktadan geçiyormuş, yürüyebilirmişim. Üstelik bu otobüsün ücreti 5000 dong, diğeri 20000 dong muş. “Tamam” dedim. 
Vietnam denilince muhtemelen ilk akla gelen şeyle, otobüs havaalanından çıkıp anayola karıştığı anda karşılaştım; Motorsikletler. Vietnam’ın tamamında motorsiklet insanların bir numaralı ulaşım aracı ama Saigon belki de bunu en iyi hissedeceğiniz yer. Trafikte yolun sağ tarafı tamamen motorsikletli sürücülere ayrılmış durumda. Otomobiller mecburen sol tarafı kullanıyor. Kavşaklarda ve düzensiz yollarda hepsi birbirine karışıyor. Ve ne kadar ilginç ki trafik ışığının olmadığı yerlerde bile bir şekilde trafik ilerliyor. Saigon şehrinde nüfus 7 milyon ve 12 milyon adet motorsiklet varmış. Örneğin ev sahiplerim Ha ve Thuan’ın her ikisinin de birer motorsikleti vardı. 
50 dakikalık yol bindiğim otobüsün her durakta durması ve dolmasıyla uzadıkça uzadı. Trafik o kadar yoğun ki bazen trafik ışıklarında duruyoruz ve kontaklar kapanıyor. Şoför inmem gereken yeri hatırlattı. Muavine ve kıza teşekkür edip indim. Telefonumun gps’i Ha’nın evine bir kilometre kadar yürüme mesafesinde olduğumu söylüyordu. Yol üzerinde Vietnam sokak lezetleriyle ilk izdivaçımı yaptım. Evin bulunduğu bölge tamamen yerel. Hemen her köşe başı seyyar lokanta. 
Ha işyerinden bazen geç çıktığından evin önüne gelince mesaj atmam gerektiğinden bahsetmişti. Sokağın başında durup etraftaki kablosuz ağları aradım ama hepsi şifreliydi. Tam o anda bardaktan boşanırcasına bir yağmur bastırdı. Islanmamak için kapalı garaj gibi bir yerin önünde duran sandalyeyi çekip oturdum. Biraz zaman geçmişti ki garaj sandığım yerin kepenkleri gürültülü bir biçimde açıldı ve içerden çıkan adam beni el işaretiyle içeri davet etti. Meğer garaj sandığım yer adamın 2 katlı eviymiş. Su ve çikolata ikram etti. Wifi şifresini sordum, yukarıdan oğlunu çağırıp internete bağlanmamı sağladı. Ha’ya mesaj gönderip yerimi bildirdim. Duvarda asılı duran askerlik fotoğraflarını göstererek birşeyler anlattı. Ben de haritada Türkiye’yi gösterdim. Yanımda taşıdığım İstanbul hediyeliklerinden birini takdim ettim. Ortak bir dilde anlaşamasak da adamın hiç tanımadığı bir yabancıya gösterdiği misafirperverliğe hayran kaldım. Bu arada Ha “10 dakikaya ordayım” diye mesaj gönderdi. “Sorun yok” yazdım. “Rahatım yerinde,yağmur dinince yola çık”
Bir süre sonra dışarıdan gelen motorsiklet sesiyle ev sahibimin geldiğini anladım. Ha ile ayak üstü tanıştık. Bir çok Vietnam’lı gibi ufak tefek bir bayandı. Sırtçantamı eve bıraktıktan sonra hemen çıkmamız gerektiğini söyledi. Vietnam’da otel harici bir yerde 3 günden fazla kalan yabancıların polis merkezine bildirilmesi gerekiyormuş. Bunu hiçbir yerde okumamıştım. Muhtemelen ev sahibim Ha, ilk kez evinde bir yabancıyı misafir edeceği için pimpirikli davrandı zira bu kuralın pratikte pek uygulandığını sanmıyorum. Motora binip birkaç sokak ötedeki karakola gittik ve polis memuru Ha’nın kimliğini ve benim pasaport bilgilerimi bilgisayara işledi. Tekrar motora bindik. Ara sokaklarda asfalt sürekli yağan yağmurlardan yer yer çökmüş. Tüm motor sürücüleri zig zaglar çizerek ilerlemeye çalışıyor. Yüzlerce motorun olduğu bir motor parkına girdik. Ha, bu motorsiklet parkına abone olduğunu söyledi. Herkesin motorunun park yeri belliymiş ve yeni abonelik için boş park yeri bulmak büyük sorunmuş. Nüfusun iki katı motorsikletin bulunduğu bir şehirde bu durumu yadırgamadım. 
Akşam Ha ve eşi Thuan ile yer sofrasında yemek yedik. Ha, aslında genelde dışarda yediklerinden bahsetti. Saigon’da hemen her köşe başında yerel yemekler yapan seyyar sokak lokantaları var. Tezgahların arka tarafında tencere tavalar içinde oracıkta pişirilen yemekler, önde birkaç ufak masa ve tabure üzerinde yemek yiyen insanlar. Sokak yemekleri de son derece ucuz olduğundan dışarda yemek fikri mantıklıydı zira her ne kadar blok apartmanlar olsa da evlerin içi oldukça küçüktü. Mesela yemek masası veya sandalyesi yoktu. Kapılar sürekli açık olduğundan apartmandaki diğer daireleri de gördüm. Gösterişten uzak, herkese yetecek kadar az eşya ile mütevazi bir hayat yaşıyorlardı. Ha ve Thuan bana çocukları için ayırdıkları odayı verdi. Çocuklar anne babalarıyla birlikte yatmak istediğinden bu odayı kullanmıyorlarmış. 
Ertesi sabah Ha ve Thuan işe giderken ben de Saigon’u keşfetmek için hazırdım. Ha’nın tavsiyesiyle Uber uygulamasını telefonuma indirdim. Saigon’da gideceğiniz yere en uygun fiyata ve en çabuk şekilde gitmenin yolu mototaksiler. Eğer birkaç kişi iseniz araba seçeneği de var. Gideceğiniz yeri yazıyorsunuz ve birkaç dakika sonra mototaksi yanınızda. Ortalama her 3 kilometrelik seyahat için yarım dolar ödediğim bu uygulamayı Saigon’a yolu düşenlere tavsiye ederim. 
Merkezde gezmeye Ben Tan marketten başladım. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen Vietnam’ın bu en büyük ve Saigon’un en ünlü kapalı çarşısı yerel halkla doluydu. Ana kapıdan girdikten sonra ne tarafa yürüdüysem genelde bayanlardan oluşan esnafların buyur etmesiyle karşılaştım. Tekstilden hediyeliğe, sebze meyveden beyaz eşyaya burada herşey satılıyor ama benim magnet haricinde bir şey almaya niyetim olmadığından buradaki gezim fazla uzun sürmedi. 
Kısa bir yürüyüşün ardından belediye sarayına ulaştım.Sanırım Saigon’un en düzenli kaldırımları bu meydandaydı. Çok zarif bir yapı olan Saygon Belediye Sarayı, 20. yüzyılın başlarında Fransız sömürge tarzında inşa edilmiş. Günümüzde ne yazık ki halka açık değil. Sarayın önündeki bahçede Ho Chi Minh’in bir de heykeli vardı. 
Sarayın arka tarafına doğru devam edip büyük parkın içinden geçerek yeniden birleşme sarayına (reunification palace) ulaştım. Kuzey ve güney vietnam’ın birleştirilmesi kararı bu binada alınmış. 
130 yıllık Saigon merkez postane binasına gittim. Açıldığından beri işlevini koruyan bina bana Sirkeci’deki büyük postaneyi hatırlattı. Büyük postane binası Saigon’dakinin yanında saray gibi kalır ama Saigon’da gezilecek çok fazla yer olmamasından olsa gerek gezilecek yerler arasında postane binası da var. Turistlerin buraya muhakkak geldiğini bilen öğrenciler de burayı mesken tutmuşlar. Nasıl bizim öğrencilere röpörtaj ödevi verdiğimizde Sultanahmet’e giderlerse, Saigon’lu öğrenciler de buraya gelmiş. İki tanesi hemen beni de çevirdi ve ayak üstü röpörtaj verdim. Ardından iki tane daha geldi. Ellerinde kağıtlarla sağa sola bakınan o kadar çok çocuk vardı ki son iki çocuktan sonra hızlı adımlarla kendimi dışarı attım. 

Postane binasının tam karşısında 1880 yılında Fransızlar tarafından yapılmış Notre Dame kilisesi var. Bu kilise Paris’deki aynı isimli kilisenin bir benzeri. İnşaat esnasında kullanılan tüm malzemeler gemilerle Fransa’dan getirtilmiş.
Saigon’da az sayıdaki Müslüman toplumunun kullandığı birkaç tane cami var. Bunlardan en önemlisi olan 1935 tarihli Mosquee Musulmane’yi ziyaret ettim. 
Camiden sonra merkezde Sinh turist ofisini buldum. Gezginler arasında çok popüler bir yer olan bu turizm acentası uygun fiyata hem tur hem de otobüs bileti satıyor. Şehirde aynı isimde bir çok acenta var ancak orijinal olanı De tham caddesi, 248 numarada. Diğer acentalar bundan satın alıp daha yüksek fiyata satıyorlar. Girer girmez Cu chi tünelleri turunu sordum. Sabah ve öğleden sonra yarım günlük tur var. Öğleden sonra saat 13.00 deymiş. Ücreti 109.000 dong. (5 usd) Ancak tünellere giriş ücreti bu fiyata dahil değil. 
Yaklaşık 40 dakikam vardı. Turun ücretini ödeyip bir şeyler yemek üzere dışarı çıktım. Bu bölgede yanınızdan geçen her iki kişiden bir tanesi turist. Bütün dükkanlar turizmle bir şekilde alakalı. Oteller, hosteller, lokantalar, barlar, kafeler, seyahat acentaları, hediyelik eşya satıcıları,çamaşır yıkayıcıları vs. Mototaksiciler sürekli laf atıyor veya el işaretiyle “motor lazım mı” diyorlar. Masaj salonlarının önlerinde oturan kadınlar “massaaaj söör” diye sesleniyor. Es kaza bir kez kadınlarla göz göze geldiniz mi hareketler daha yoğunlaşıyor.
Cu chi tüneli turu için çoğunluğu asyalı turistlerden oluşan 15 kişilik gurubumuzla belirtilen saatte yola çıktık. Genç rehber yolculuğun başında tünellerin Vietnam için öneminden bahsetti. Tüneller Ho Chi Minh şehrinin yaklaşık 70 km kuzeydoğusunda bulunuyor. Ülkeyi istila eden amerikan askerlerine karşı 30 yıl süren şiddetli direniş sırasında savunma amaçlı kullanılmış. Tüneller aslında kilometrelerce uzunluğunda olmasına rağmen turistlerin sadece kısa olan bir kaçını gezmelerine izin veriliyor. 
Yolculuğumuz bir buçuk saat kadar sürdü. Tünel girişinde bilet aldık ve bambu ağaçlarıyla kaplı bir ormana girdik. (90.000 vnd, 4 usd) Rehber bölgenin sadece tünellerden ibaret olmadığından bahsetmişti. Önce üzeri çalı çırpılarla örtülmüş tuzakları gördük. 
Tek kişinin içine sığabileceği çukurları, ağaçlara kurulmuş basınca harekete geçen gizli mekanizmaları gördük. Siperler, sığınma evleri, uyku alanları, toplantıların ve etkinliklerin yapıldığı alanlar, revir, yiyecek depolanan yerler ve mutfak bölgedeki diğer gezdiğimiz yerlerdi. Askerlerin giydiği ayakkabılar kamyon lastiklerinden yapılıyormuş. Aslında bölge çok büyük ve gezilecek yer çok fazla ama tek başına gezilemediği için rehber nereyi gösterirse orayla yetinmek zorunda kalınıyor. 
Rehber uzunluklarına göre basit orta ve zor diye adlandırdığı 3 ayrı tünelden bahsedip hangisine girmek istediğimizi sordu. Oy birliğiyle en kısa olanını tercih ettik. Hava nemli ve tüneller çok basık. Çömelerek yüründüğü için bir süre sonra gerçekten insanı zorluyor.
Turun bitiminde çay ve cassava ikramı oldu. Burada aynı zamanda alışveriş molası veriliyor. Cassava bitkisinden elde edilen yiyecek maddelerini tatmak ve satın almak mümkün. Vietnam’a özgü şişenin içerisinde yılan ve akrep ile bekletilerek aroması zenginleştirilen içkiyi de burada gördüm. 
Dönüş yolunda yine yağmur bastırdı ve Saigon’a girişte trafik tam bir keşmekeş oldu. Saigon’un İstanbul’a en benzeyen yanı yağmur yağınca insanı çileden çıkaran trafiği. 
Sinhtouriste uğrayıp ertesi gün için Mekong deltası,My tho ve Ben tre turu satın aldım. (219000 dong) Akşam yemeğini Sinhtourist yakınlarında bir lokantada yedim. Bir tabak yemek ortalama 30000-40000 dong dan başlıyor. Bu bölgede yemek menüleri resimli olduğundan karar vermeyi kolaylaştırıyor. Turistik bölgeden uzaklaştıkça yemek fiyatları düşüyor. Bunu son gecemde ev sahiplerimle yemeğe çıkınca daha iyi anladım. Sokak yemeklerinin tabağı aslında daha ucuz ama birinci bölgede turiste biraz yüksek fiyat çektiklerinden aynı fiyata geliyor. Barlarda ve lokantalarda bira 30000-40000 dong. 10000 dong a fıçı bira satan bir yer buldum. Sokakta küçük masa ve taburelere oturuluyor. Ucuz bira bu tür mekanları sadece turistler için değil Vietnamlılar için de cazip kılıyor.Tabure bulmak zor. Saigon’da geçirdiğim 4 gece boyunca akşam saatlerinde buraya geldim ancak aile yanında kaldığım için fazla geçe kalmadan ve alkol duvarını aşmadan eve döndüm. 
Ertesi sabah, Ha ve Thuan’dan önce evden ayrıldım. Mototaksici bu kez ara yollardan merkeze götürdü. Sinhturistin önü her zamanki gibi kalabalıktı. Yine çoğunluğu asyalı turistlerden oluşan bir gurupla mekong nehri turu için otobüse bindik. Yolculuk yine bir buçuk saat civarında sürdü. My tho adında bir köye ulaştık. Kıyıda bizi bekleyen motorlu ve gürültülü bir tekneyle Mekong nehri boyunca ilerlemeye başladık. Nehrin rengi kahverengi. Nehir kıyısında tek katlı evler var ve halk geçim kaynağı olan balıkları evlerin nehir üstüne kurulmuş bölümlerinin altlarındaki çiftliklerde yetiştiriyormuş. Tekne bizi Con Thoi Son adında bir köyün kıyısında bıraktı. Muz ağaçlarının arasında güzel bir yürüyüş yaparak yemek yiyeceğimiz lokantaya ulaştık. Masalar 6 kişilik olarak ayarlanmış. Rehber beni 5 kişilik bir gurup ile birlikte oturttu. Ödediğimiz ücrete göre çok iyi bir yemek yedik. Masada bulunan yemeklerin nasıl yenileceğini Vietnam’lı bayanlar tek tek gösterdi. Göstermekle de kalmayıp hazırlayıp bana verdiler. Doğrusu Vietnam’lıların yabancılara karşı ilgisi ve misafirperverliği olağanüstü. 


Köyün içerisinde pirinçten ve hindistan cevizinden besin maddeleri yapımı ile ilgili bir gösteri izledik. Pirinçin değirmenlerde suyu çıkartılıyor. Daha sonra toplanan su hamur açar gibi merdanelerle açılıyor, güneşte kurutuluyor ve yeniyor. 
Yemekten sonra yeniden tekneye binerek Mekong nehri boyunca ilerlemeye devam ettik. Tekne nehrin geniş bölümünden sık bitkilerin bulunduğu dar bir kanala girdi. Kanalda ilerlemeye devam edip arı yetiştiriciliği ile ünlenen bir köyde geleneksel vietnam ballı çay molası verdik. Daha sonra sekizli guruplar halinde kısa boylu atların çektiği araçlarla binerek bir gezinti yaptık. Köy halkının bu işten para kazanması güzel olsa da atların haline acıdım. Cinslerinden mi yoksa besinsizliklerinden mi ufak tefek kaldıklarını bilmiyorum ama hayvanların düz yolda bile zorlandıkları hallerinden belliydi. 
Meyve molasında yine aynı gurupla birlikte oturdum. Geleneksel Vietnam halk müziği performansını dinleyip tropikal meyvelerin tadına baktık. Vietnam tropikal meyveler açısından gerçek bir cennet. Rehber burada bulunan piton yılanını çıkartıp isteyenlerle fotoğraf çektirdi. Türkiye’de dahil her yerde bu tür etkinlikler ekstra para kaynağı olarak görülür ama sanırım Vietnam halkının henüz tam anlamıyla gözü açılmamış. 
Son olarak 4 kişilik guruplar halinde elle kürek çekilen kayıklara binip ufak bir derede gezinti yaptık. Kayıkların sürücüleri köyün kadınları. Kökleri suyun altında kalmış hindistan cevizi ağaçlarının arasında insana huzur veren bir yolculuk yaptık. Turun benim için en güzel anları bu derede geçirdiklerimdi diyebilirim. Bir kez daha Vietnam’a yolum düşse Saigon’dan kaçıp birkaç günümü bu köylerde geçiririm. 




Yakın geçmişin en acımasız savaşlarından birine tanıklık etmek için ertesi sabah Saigon savaş kalıntıları müzesine gittim. 3 katlı müzenin her katı kasvet doluydu. Amerikalıların Vietnamlılara karşı acımasızlığını, savaştan etkilenen genç, yaşlı, çocuk herkesin çaresizliğini fotoğraf karelerinde, posterlerde, balmumu heykellerinde, silah kalıntılarında gördüm ve bir kez daha sam amcadan nefret ettim. Vietnam savaşı hakkında hiçbir ön bilgisi olmayan bir insan bile bu müzeyi gezdikten sonra yaşanılan orantısız güç hakkında bilgi sahibi olabilir. 
Tam müzeden çıkmıştım ki yağmur bastırdı. Caddede biraz yürüyüp karşıma çıkan ilk kafede bir kahve ısmarladım. Buralarda yağmur en fazla 15-20 dakika sürüyor ve ardından açan güneş ortalığı daha bir fazla kavuruyor. 
Bir sonraki durağım Vietnam tarih müzesi oldu. İçerik olarak, çağlar boyunca Vietnam tarihi hakkında paralardan giysilere, silahlardan tabletlere herşeyin sergilendiği bir müze olmasına rağmen bana sıradan geldi. Müzede saat başlarında geleneksel su kuklası gösterisi düzenleniyor. Ekstra bir ücrete tabi olmasına rağmen kukla gösterisini izlemeye gelenler müze gezenlerden daha fazlaydı. 
Vietnam tarih müzesinin hemen yanında Saigon hayvanat bahçesi ve botanik bahçesi var. Hayvanat bahçesi ilgimi çekmese de botanik bahçesini görmek için girmeye niyetlendim ama yeniden başlayan yağmur nedeniyle fikrimi değiştirdim. Bir mototaksi çağırarak Ha’nın mutlaka görmemi önerdiği Jade emperor pagoda’nın yolunu tuttum. Bu pagoda 2015 yılında Obama’nın ziyaret etmesinden sonra daha da ünlenmiş. Çok sayıda yerel halktan insan dini ritüellerini yerine getirmek için buradaydı. Dışarıdan çok cazip görünmese de içerisi koyu renkli ve loş koridorlarda ayrıntılı ahşap işlemecilik örnekleriyle dolu. Tütsü kokuları ve dumanlar arasında ibadetlerini yerine getiren insanlar farklı bir hava veriyor.
 
Bir süre nehir kenarında oyalandıktan sonra yine Ha’nın görmemi tavsiye ettiği Ho chi minh müzesine gittim. Vietnam bağımsızlık hareketinin lideri ve Vietnam’ın ilk başkanının yaşamından kesitler sunan müzenin dış balkonundan güzel bir nehir manzarası var. 
O gece Ha, Thuan ve çocuklarla dışarı çıktık. Vietnam ile ilk tanışma yerim Saigon’da geçirdiğim dört günün benim için unutulmaz olmasında bu harika ailenin payı çok büyüktü. Eve döndüğümüzde ertesi günkü DaNang uçuşum için sırtçantamı toplarken yola çıktığımdan beri bir şekilde iletişim kurduğum ve bazısını burada yazmayı bile unuttuğum pek çok insanın aslında hayatıma ne kadar değer kattığını düşündüm.

Vietnam,2.bölüm: Hoi An, Hue, Danang gezi notlarımı okumak için tıklayın.

Vietnam,3.bölüm: Hanoi gezi notlarımı okumak için tıklayın.