31 Aralık 2017 Pazar

VİETNAM,1.bölüm: Ho Chi Minh City (Saigon)

Singapur’dan Vietnam’ın Ho Chi Minh City şehrine gitmek için öğle saatlerinde Changi havaalanına ulaştım. Bilete ödediğim ücret 69 singapur doları. (178 lira)  

Biniş kartımı almak için Tiger Air bankosuna ulaştığımda check in bankosunda oturan kızı, Vietnam’ın yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşlarından vize istemediğine ikna etmem biraz zaman aldı. Tüm havayolları yolcuların gidilecek ülkeye giriş izni olup olmadığını kontrol edip gerektiğinde uçağa almama yetkisine sahip zira yolcu herhangi bir nedenle geri gönderildiğinde taşıyıcı havayolu ceza ödemek zorunda kalıyor. Normal pasaport sahibi Türk vatandaşları ve bir çok dünya ülkesinin vatandaşı Vietnam’a girebilmek için vize almak zorunda. Yeşil pasaport sahibi Türk vatandaşları ise Vietnam’a vizesiz girebiliyor. Kız yan bankoda çalışan arkadaşına sordu ama o da emin değildi. Sizi geri gönderirlerse işinden olurum dedi. Kendimden emin bir şekilde endişe etmemesini, hiçbir sorun çıkmayacağını söyledim. Asya’da seyahat ettiğimi, Vietnam’dan sonraki seyahat noktamın Kamboçya olacağını ve oraya tahminen 10 gün sonra geçeceğimi anlattım. Kız gülümseyerek biniş kartımı verdi ve iyi yolculuklar dedi. İşin zor tarafını atlatmıştım. Pasaport kontrolünden geçip Singapur’a veda ettim ve keyifle uçağa yöneldim. 


Kapıların kapanmasına rağmen uçağın içinde tam bir saat kalkmayı bekledik. Nedeni Ho Chi Minh City havaalanındaki yoğunluk nedeniyle kalkış izni alamamışımızmış. Sonradan öğrendiğime göre tıpkı Sabiha Gökçen havaalanı gibi Ho Chi Minh City de de sadece bir pist var ve ülkenin başkentten sonra en büyük ikinci şehrinin hava trafiği de şehrin kendisine paralel olarak çok yoğun. 
Bekleme esnasında yanımdaki Vietnamlı orta yaşlı çift laf attı. Adam Avustralya’da yaşıyormuş ve yılda bir kere ailesini ziyaret etmek için Saigon’a dönüyormuş. Tuzunun kuru olduğu belliydi. 

Bir saatlik gecikmeyle büyük ve modern bir havaalanına indik. Pasaport kontrolünden hiç sıkıntısız geçtim. Geliş katında dolar kuruna baktım, gayet yüksekti. 50 dolar bozdurmakla yetindim. Sonradan anladım ki havaalanındaki kur merkezden bile yüksekmiş. Ülkenin para birimi Dong. Temmuz 2017 de 1 Amerikan doları 22600 dong yapıyordu. 
Vietnam halkının ne kadar misafirperver olduğunu daha gitmeden anladım. Couchsurfing üzerinden yaptığım genel ilana “gel bende kal” diyen bir çok davet geldi. Tercihimi çocuklarının yabancı dil öğrenmelerine katkıda bulunmak amacıyla couchsurfinge yeni kayıt olmuş iki çocuklu bir aileden yana kullandım. Bir firmada yöneticilik yapan Ha, avukat olan eşi Thuan ile birlikte beni evlerinde ağırlamak istediklerini yazmışlardı. Evleri Saigon’un merkezi bir semtindeydi. Vietnam’lı bir ailenin yanında kalmak da benim tam istediğim şeydi. 
Ho Chi Minh City’nin eski ismi Saigon. 1976’da Ho Chi Minh City olmuş. Aslında halk arasında da genelde Saigon ismi ile anılıyor. Merkez olarak kabul edilen en turistik bölge 1.bölge. Dışarıya doğru uzaklaştıkça genişliyor. Ortasından aynı isimli Saigon nehri geçiyor ve şehir tropikal iklim kuşağında. Hava sıcaklığı yılın 12 ayı 27-28 derece. Mayıs ayından ekim ayına kadar yağmurlu mevsim hüküm sürüyor.  


Havaalanından merkeze gitmek için 109 ve 152 numaralı iki otobüs olduğunu okumuştum. Otobüs durağı terminal binasının hemen önünde bulunuyor. Google haritalardan baktım 109 gideceğim yere daha yakın. Otobüs durağında 152 numaralı otobüs bekliyordu. Muavin hemen buyur etti. “Hayır” dedim “109 u bekliyeceğim” Adam ingilizce anlamıyor ama kendi dilinde bana birşeyler anlatmaya çalışıyordu. İçeride önde oturan bir kız “yardımcı olabilirmiyim” dedi. Gitmek istediğim yeri telefonumdaki haritadan gösterip buraya en yakın geçen otobüsün 109 olduğunu ve ona binmek istediğimi söyledim. Kız dediklerimi muavine ve şoföre anlattı. Şoför elimdeki telefondan gideceğim yere bir daha baktı ve kıza tekrar bir şeyler söyledi. Bu otobüs ineceğim yere yakın bir noktadan geçiyormuş, yürüyebilirmişim. Üstelik bu otobüsün ücreti 5000 dong, diğeri 20000 dong muş. “Tamam” dedim. 
Vietnam denilince muhtemelen ilk akla gelen şeyle, otobüs havaalanından çıkıp anayola karıştığı anda karşılaştım; Motorsikletler. Vietnam’ın tamamında motorsiklet insanların bir numaralı ulaşım aracı ama Saigon belki de bunu en iyi hissedeceğiniz yer. Trafikte yolun sağ tarafı tamamen motorsikletli sürücülere ayrılmış durumda. Otomobiller mecburen sol tarafı kullanıyor. Kavşaklarda ve düzensiz yollarda hepsi birbirine karışıyor. Ve ne kadar ilginç ki trafik ışığının olmadığı yerlerde bile bir şekilde trafik ilerliyor. Saigon şehrinde nüfus 7 milyon ve 12 milyon adet motorsiklet varmış. Örneğin ev sahiplerim Ha ve Thuan’ın her ikisinin de birer motorsikleti vardı. 
50 dakikalık yol bindiğim otobüsün her durakta durması ve dolmasıyla uzadıkça uzadı. Trafik o kadar yoğun ki bazen trafik ışıklarında duruyoruz ve kontaklar kapanıyor. Şoför inmem gereken yeri hatırlattı. Muavine ve kıza teşekkür edip indim. Telefonumun gps’i Ha’nın evine bir kilometre kadar yürüme mesafesinde olduğumu söylüyordu. Yol üzerinde Vietnam sokak lezetleriyle ilk izdivaçımı yaptım. Evin bulunduğu bölge tamamen yerel. Hemen her köşe başı seyyar lokanta. 
Ha işyerinden bazen geç çıktığından evin önüne gelince mesaj atmam gerektiğinden bahsetmişti. Sokağın başında durup etraftaki kablosuz ağları aradım ama hepsi şifreliydi. Tam o anda bardaktan boşanırcasına bir yağmur bastırdı. Islanmamak için kapalı garaj gibi bir yerin önünde duran sandalyeyi çekip oturdum. Biraz zaman geçmişti ki garaj sandığım yerin kepenkleri gürültülü bir biçimde açıldı ve içerden çıkan adam beni el işaretiyle içeri davet etti. Meğer garaj sandığım yer adamın 2 katlı eviymiş. Su ve çikolata ikram etti. Wifi şifresini sordum, yukarıdan oğlunu çağırıp internete bağlanmamı sağladı. Ha’ya mesaj gönderip yerimi bildirdim. Duvarda asılı duran askerlik fotoğraflarını göstererek birşeyler anlattı. Ben de haritada Türkiye’yi gösterdim. Yanımda taşıdığım İstanbul hediyeliklerinden birini takdim ettim. Ortak bir dilde anlaşamasak da adamın hiç tanımadığı bir yabancıya gösterdiği misafirperverliğe hayran kaldım. Bu arada Ha “10 dakikaya ordayım” diye mesaj gönderdi. “Sorun yok” yazdım. “Rahatım yerinde,yağmur dinince yola çık”
Bir süre sonra dışarıdan gelen motorsiklet sesiyle ev sahibimin geldiğini anladım. Ha ile ayak üstü tanıştık. Bir çok Vietnam’lı gibi ufak tefek bir bayandı. Sırtçantamı eve bıraktıktan sonra hemen çıkmamız gerektiğini söyledi. Vietnam’da otel harici bir yerde 3 günden fazla kalan yabancıların polis merkezine bildirilmesi gerekiyormuş. Bunu hiçbir yerde okumamıştım. Muhtemelen ev sahibim Ha, ilk kez evinde bir yabancıyı misafir edeceği için pimpirikli davrandı zira bu kuralın pratikte pek uygulandığını sanmıyorum. Motora binip birkaç sokak ötedeki karakola gittik ve polis memuru Ha’nın kimliğini ve benim pasaport bilgilerimi bilgisayara işledi. Tekrar motora bindik. Ara sokaklarda asfalt sürekli yağan yağmurlardan yer yer çökmüş. Tüm motor sürücüleri zig zaglar çizerek ilerlemeye çalışıyor. Yüzlerce motorun olduğu bir motor parkına girdik. Ha, bu motorsiklet parkına abone olduğunu söyledi. Herkesin motorunun park yeri belliymiş ve yeni abonelik için boş park yeri bulmak büyük sorunmuş. Nüfusun iki katı motorsikletin bulunduğu bir şehirde bu durumu yadırgamadım. 
Akşam Ha ve eşi Thuan ile yer sofrasında yemek yedik. Ha, aslında genelde dışarda yediklerinden bahsetti. Saigon’da hemen her köşe başında yerel yemekler yapan seyyar sokak lokantaları var. Tezgahların arka tarafında tencere tavalar içinde oracıkta pişirilen yemekler, önde birkaç ufak masa ve tabure üzerinde yemek yiyen insanlar. Sokak yemekleri de son derece ucuz olduğundan dışarda yemek fikri mantıklıydı zira her ne kadar blok apartmanlar olsa da evlerin içi oldukça küçüktü. Mesela yemek masası veya sandalyesi yoktu. Kapılar sürekli açık olduğundan apartmandaki diğer daireleri de gördüm. Gösterişten uzak, herkese yetecek kadar az eşya ile mütevazi bir hayat yaşıyorlardı. Ha ve Thuan bana çocukları için ayırdıkları odayı verdi. Çocuklar anne babalarıyla birlikte yatmak istediğinden bu odayı kullanmıyorlarmış. 
Ertesi sabah Ha ve Thuan işe giderken ben de Saigon’u keşfetmek için hazırdım. Ha’nın tavsiyesiyle Uber uygulamasını telefonuma indirdim. Saigon’da gideceğiniz yere en uygun fiyata ve en çabuk şekilde gitmenin yolu mototaksiler. Eğer birkaç kişi iseniz araba seçeneği de var. Gideceğiniz yeri yazıyorsunuz ve birkaç dakika sonra mototaksi yanınızda. Ortalama her 3 kilometrelik seyahat için yarım dolar ödediğim bu uygulamayı Saigon’a yolu düşenlere tavsiye ederim. 
Merkezde gezmeye Ben Tan marketten başladım. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen Vietnam’ın bu en büyük ve Saigon’un en ünlü kapalı çarşısı yerel halkla doluydu. Ana kapıdan girdikten sonra ne tarafa yürüdüysem genelde bayanlardan oluşan esnafların buyur etmesiyle karşılaştım. Tekstilden hediyeliğe, sebze meyveden beyaz eşyaya burada herşey satılıyor ama benim magnet haricinde bir şey almaya niyetim olmadığından buradaki gezim fazla uzun sürmedi. 
Kısa bir yürüyüşün ardından belediye sarayına ulaştım.Sanırım Saigon’un en düzenli kaldırımları bu meydandaydı. Çok zarif bir yapı olan Saygon Belediye Sarayı, 20. yüzyılın başlarında Fransız sömürge tarzında inşa edilmiş. Günümüzde ne yazık ki halka açık değil. Sarayın önündeki bahçede Ho Chi Minh’in bir de heykeli vardı. 
Sarayın arka tarafına doğru devam edip büyük parkın içinden geçerek yeniden birleşme sarayına (reunification palace) ulaştım. Kuzey ve güney vietnam’ın birleştirilmesi kararı bu binada alınmış. 
130 yıllık Saigon merkez postane binasına gittim. Açıldığından beri işlevini koruyan bina bana Sirkeci’deki büyük postaneyi hatırlattı. Büyük postane binası Saigon’dakinin yanında saray gibi kalır ama Saigon’da gezilecek çok fazla yer olmamasından olsa gerek gezilecek yerler arasında postane binası da var. Turistlerin buraya muhakkak geldiğini bilen öğrenciler de burayı mesken tutmuşlar. Nasıl bizim öğrencilere röpörtaj ödevi verdiğimizde Sultanahmet’e giderlerse, Saigon’lu öğrenciler de buraya gelmiş. İki tanesi hemen beni de çevirdi ve ayak üstü röpörtaj verdim. Ardından iki tane daha geldi. Ellerinde kağıtlarla sağa sola bakınan o kadar çok çocuk vardı ki son iki çocuktan sonra hızlı adımlarla kendimi dışarı attım. 

Postane binasının tam karşısında 1880 yılında Fransızlar tarafından yapılmış Notre Dame kilisesi var. Bu kilise Paris’deki aynı isimli kilisenin bir benzeri. İnşaat esnasında kullanılan tüm malzemeler gemilerle Fransa’dan getirtilmiş.
Saigon’da az sayıdaki Müslüman toplumunun kullandığı birkaç tane cami var. Bunlardan en önemlisi olan 1935 tarihli Mosquee Musulmane’yi ziyaret ettim. 
Camiden sonra merkezde Sinh turist ofisini buldum. Gezginler arasında çok popüler bir yer olan bu turizm acentası uygun fiyata hem tur hem de otobüs bileti satıyor. Şehirde aynı isimde bir çok acenta var ancak orijinal olanı De tham caddesi, 248 numarada. Diğer acentalar bundan satın alıp daha yüksek fiyata satıyorlar. Girer girmez Cu chi tünelleri turunu sordum. Sabah ve öğleden sonra yarım günlük tur var. Öğleden sonra saat 13.00 deymiş. Ücreti 109.000 dong. (5 usd) Ancak tünellere giriş ücreti bu fiyata dahil değil. 
Yaklaşık 40 dakikam vardı. Turun ücretini ödeyip bir şeyler yemek üzere dışarı çıktım. Bu bölgede yanınızdan geçen her iki kişiden bir tanesi turist. Bütün dükkanlar turizmle bir şekilde alakalı. Oteller, hosteller, lokantalar, barlar, kafeler, seyahat acentaları, hediyelik eşya satıcıları,çamaşır yıkayıcıları vs. Mototaksiciler sürekli laf atıyor veya el işaretiyle “motor lazım mı” diyorlar. Masaj salonlarının önlerinde oturan kadınlar “massaaaj söör” diye sesleniyor. Es kaza bir kez kadınlarla göz göze geldiniz mi hareketler daha yoğunlaşıyor.
Cu chi tüneli turu için çoğunluğu asyalı turistlerden oluşan 15 kişilik gurubumuzla belirtilen saatte yola çıktık. Genç rehber yolculuğun başında tünellerin Vietnam için öneminden bahsetti. Tüneller Ho Chi Minh şehrinin yaklaşık 70 km kuzeydoğusunda bulunuyor. Ülkeyi istila eden amerikan askerlerine karşı 30 yıl süren şiddetli direniş sırasında savunma amaçlı kullanılmış. Tüneller aslında kilometrelerce uzunluğunda olmasına rağmen turistlerin sadece kısa olan bir kaçını gezmelerine izin veriliyor. 
Yolculuğumuz bir buçuk saat kadar sürdü. Tünel girişinde bilet aldık ve bambu ağaçlarıyla kaplı bir ormana girdik. (90.000 vnd, 4 usd) Rehber bölgenin sadece tünellerden ibaret olmadığından bahsetmişti. Önce üzeri çalı çırpılarla örtülmüş tuzakları gördük. 
Tek kişinin içine sığabileceği çukurları, ağaçlara kurulmuş basınca harekete geçen gizli mekanizmaları gördük. Siperler, sığınma evleri, uyku alanları, toplantıların ve etkinliklerin yapıldığı alanlar, revir, yiyecek depolanan yerler ve mutfak bölgedeki diğer gezdiğimiz yerlerdi. Askerlerin giydiği ayakkabılar kamyon lastiklerinden yapılıyormuş. Aslında bölge çok büyük ve gezilecek yer çok fazla ama tek başına gezilemediği için rehber nereyi gösterirse orayla yetinmek zorunda kalınıyor. 
Rehber uzunluklarına göre basit orta ve zor diye adlandırdığı 3 ayrı tünelden bahsedip hangisine girmek istediğimizi sordu. Oy birliğiyle en kısa olanını tercih ettik. Hava nemli ve tüneller çok basık. Çömelerek yüründüğü için bir süre sonra gerçekten insanı zorluyor.
Turun bitiminde çay ve cassava ikramı oldu. Burada aynı zamanda alışveriş molası veriliyor. Cassava bitkisinden elde edilen yiyecek maddelerini tatmak ve satın almak mümkün. Vietnam’a özgü şişenin içerisinde yılan ve akrep ile bekletilerek aroması zenginleştirilen içkiyi de burada gördüm. 
Dönüş yolunda yine yağmur bastırdı ve Saigon’a girişte trafik tam bir keşmekeş oldu. Saigon’un İstanbul’a en benzeyen yanı yağmur yağınca insanı çileden çıkaran trafiği. 
Sinhtouriste uğrayıp ertesi gün için Mekong deltası,My tho ve Ben tre turu satın aldım. (219000 dong) Akşam yemeğini Sinhtourist yakınlarında bir lokantada yedim. Bir tabak yemek ortalama 30000-40000 dong dan başlıyor. Bu bölgede yemek menüleri resimli olduğundan karar vermeyi kolaylaştırıyor. Turistik bölgeden uzaklaştıkça yemek fiyatları düşüyor. Bunu son gecemde ev sahiplerimle yemeğe çıkınca daha iyi anladım. Sokak yemeklerinin tabağı aslında daha ucuz ama birinci bölgede turiste biraz yüksek fiyat çektiklerinden aynı fiyata geliyor. Barlarda ve lokantalarda bira 30000-40000 dong. 10000 dong a fıçı bira satan bir yer buldum. Sokakta küçük masa ve taburelere oturuluyor. Ucuz bira bu tür mekanları sadece turistler için değil Vietnamlılar için de cazip kılıyor.Tabure bulmak zor. Saigon’da geçirdiğim 4 gece boyunca akşam saatlerinde buraya geldim ancak aile yanında kaldığım için fazla geçe kalmadan ve alkol duvarını aşmadan eve döndüm. 
Ertesi sabah, Ha ve Thuan’dan önce evden ayrıldım. Mototaksici bu kez ara yollardan merkeze götürdü. Sinhturistin önü her zamanki gibi kalabalıktı. Yine çoğunluğu asyalı turistlerden oluşan bir gurupla mekong nehri turu için otobüse bindik. Yolculuk yine bir buçuk saat civarında sürdü. My tho adında bir köye ulaştık. Kıyıda bizi bekleyen motorlu ve gürültülü bir tekneyle Mekong nehri boyunca ilerlemeye başladık. Nehrin rengi kahverengi. Nehir kıyısında tek katlı evler var ve halk geçim kaynağı olan balıkları evlerin nehir üstüne kurulmuş bölümlerinin altlarındaki çiftliklerde yetiştiriyormuş. Tekne bizi Con Thoi Son adında bir köyün kıyısında bıraktı. Muz ağaçlarının arasında güzel bir yürüyüş yaparak yemek yiyeceğimiz lokantaya ulaştık. Masalar 6 kişilik olarak ayarlanmış. Rehber beni 5 kişilik bir gurup ile birlikte oturttu. Ödediğimiz ücrete göre çok iyi bir yemek yedik. Masada bulunan yemeklerin nasıl yenileceğini Vietnam’lı bayanlar tek tek gösterdi. Göstermekle de kalmayıp hazırlayıp bana verdiler. Doğrusu Vietnam’lıların yabancılara karşı ilgisi ve misafirperverliği olağanüstü. 


Köyün içerisinde pirinçten ve hindistan cevizinden besin maddeleri yapımı ile ilgili bir gösteri izledik. Pirinçin değirmenlerde suyu çıkartılıyor. Daha sonra toplanan su hamur açar gibi merdanelerle açılıyor, güneşte kurutuluyor ve yeniyor. 
Yemekten sonra yeniden tekneye binerek Mekong nehri boyunca ilerlemeye devam ettik. Tekne nehrin geniş bölümünden sık bitkilerin bulunduğu dar bir kanala girdi. Kanalda ilerlemeye devam edip arı yetiştiriciliği ile ünlenen bir köyde geleneksel vietnam ballı çay molası verdik. Daha sonra sekizli guruplar halinde kısa boylu atların çektiği araçlarla binerek bir gezinti yaptık. Köy halkının bu işten para kazanması güzel olsa da atların haline acıdım. Cinslerinden mi yoksa besinsizliklerinden mi ufak tefek kaldıklarını bilmiyorum ama hayvanların düz yolda bile zorlandıkları hallerinden belliydi. 
Meyve molasında yine aynı gurupla birlikte oturdum. Geleneksel Vietnam halk müziği performansını dinleyip tropikal meyvelerin tadına baktık. Vietnam tropikal meyveler açısından gerçek bir cennet. Rehber burada bulunan piton yılanını çıkartıp isteyenlerle fotoğraf çektirdi. Türkiye’de dahil her yerde bu tür etkinlikler ekstra para kaynağı olarak görülür ama sanırım Vietnam halkının henüz tam anlamıyla gözü açılmamış. 
Son olarak 4 kişilik guruplar halinde elle kürek çekilen kayıklara binip ufak bir derede gezinti yaptık. Kayıkların sürücüleri köyün kadınları. Kökleri suyun altında kalmış hindistan cevizi ağaçlarının arasında insana huzur veren bir yolculuk yaptık. Turun benim için en güzel anları bu derede geçirdiklerimdi diyebilirim. Bir kez daha Vietnam’a yolum düşse Saigon’dan kaçıp birkaç günümü bu köylerde geçiririm. 




Yakın geçmişin en acımasız savaşlarından birine tanıklık etmek için ertesi sabah Saigon savaş kalıntıları müzesine gittim. 3 katlı müzenin her katı kasvet doluydu. Amerikalıların Vietnamlılara karşı acımasızlığını, savaştan etkilenen genç, yaşlı, çocuk herkesin çaresizliğini fotoğraf karelerinde, posterlerde, balmumu heykellerinde, silah kalıntılarında gördüm ve bir kez daha sam amcadan nefret ettim. Vietnam savaşı hakkında hiçbir ön bilgisi olmayan bir insan bile bu müzeyi gezdikten sonra yaşanılan orantısız güç hakkında bilgi sahibi olabilir. 
Tam müzeden çıkmıştım ki yağmur bastırdı. Caddede biraz yürüyüp karşıma çıkan ilk kafede bir kahve ısmarladım. Buralarda yağmur en fazla 15-20 dakika sürüyor ve ardından açan güneş ortalığı daha bir fazla kavuruyor. 
Bir sonraki durağım Vietnam tarih müzesi oldu. İçerik olarak, çağlar boyunca Vietnam tarihi hakkında paralardan giysilere, silahlardan tabletlere herşeyin sergilendiği bir müze olmasına rağmen bana sıradan geldi. Müzede saat başlarında geleneksel su kuklası gösterisi düzenleniyor. Ekstra bir ücrete tabi olmasına rağmen kukla gösterisini izlemeye gelenler müze gezenlerden daha fazlaydı. 
Vietnam tarih müzesinin hemen yanında Saigon hayvanat bahçesi ve botanik bahçesi var. Hayvanat bahçesi ilgimi çekmese de botanik bahçesini görmek için girmeye niyetlendim ama yeniden başlayan yağmur nedeniyle fikrimi değiştirdim. Bir mototaksi çağırarak Ha’nın mutlaka görmemi önerdiği Jade emperor pagoda’nın yolunu tuttum. Bu pagoda 2015 yılında Obama’nın ziyaret etmesinden sonra daha da ünlenmiş. Çok sayıda yerel halktan insan dini ritüellerini yerine getirmek için buradaydı. Dışarıdan çok cazip görünmese de içerisi koyu renkli ve loş koridorlarda ayrıntılı ahşap işlemecilik örnekleriyle dolu. Tütsü kokuları ve dumanlar arasında ibadetlerini yerine getiren insanlar farklı bir hava veriyor.
 
Bir süre nehir kenarında oyalandıktan sonra yine Ha’nın görmemi tavsiye ettiği Ho chi minh müzesine gittim. Vietnam bağımsızlık hareketinin lideri ve Vietnam’ın ilk başkanının yaşamından kesitler sunan müzenin dış balkonundan güzel bir nehir manzarası var. 
O gece Ha, Thuan ve çocuklarla dışarı çıktık. Vietnam ile ilk tanışma yerim Saigon’da geçirdiğim dört günün benim için unutulmaz olmasında bu harika ailenin payı çok büyüktü. Eve döndüğümüzde ertesi günkü DaNang uçuşum için sırtçantamı toplarken yola çıktığımdan beri bir şekilde iletişim kurduğum ve bazısını burada yazmayı bile unuttuğum pek çok insanın aslında hayatıma ne kadar değer kattığını düşündüm.


14 Kasım 2017 Salı

Singapur

40 günlük uzakdoğu seyahatimin başlangıç noktası olan Singapur’a Scoot havayollarının 84 euroluk promosyon bileti ile Atina üzerinden ulaştım. Hemen belirteyim; bileti yolculuğumdan yaklaşık 3 ay önce satın aldım ve bu fiyat yeni açılan Atina – Singapur hattına özel bir fiyattı. 

Tabi bu kadar ucuza uçmanın bazı koşulları da var. Tüm yeme, içme servisleri ücretliydi. Uzun uçuşlarda dağıtılan seyahat çantaları, yastık, battaniye vs.verilmedi. Uçak boeing 787 olmasına rağmen koltuk arkalarında eğlence sistemi yoktu.
Atina Singapur uçuşu 12 buçuk saat kadar sürdü ve yerel saatle sabaha karşı 4.30 da Singapur changi havaalanına indik. Yeri gelmişken havaalanından da bir cümleyle bahsedeyim. İçinde sinema salonlarından, botanik bahçelerine, uyuma koltuklarından yüzme havuzuna kadar pek çok aktivitenin bulunduğu dünyanın en güzel havaalanlarından bir tanesi seçilmiş, defalarca ödüller almış modern ve büyük bir havaalanı Changi. Uçuş öncesi veya sonrasında fazladan
ayrılacak birkaç saati hak ediyor. 
Pasaport polisinden geçerek ülkeye girişim hiçbir sorgu suale takılmadan 1 dakika içerisinde oldu. Uçakta dağıtılan formu uzattım, parmak izi verdim ve polis mührü bastı. Ancak burada bir parantez açayım. Gerek sosyal medya paylaşımlarından gerekse bizzat tanıştığım Türk gezginlerden aldığım bilgiler benim yaşadığımın tam tersi yönündeydi. Bordo pasaport taşıyan tüm Türk vatandaşları farklı bir bölüme alınarak Singapur’a girişte çok ciddi bir kontrole tabi tutuluyor. Bu nedenle Singapur’a seyahat nedenini belirten bilgi ve belgeler mutlaka el altında olmalı. Benim hiçbir şey sorulmadan ülkeye girmem ya yeşil pasaportum sayesinde oldu yada o anda polisin iyi ruh haline denk geldim. 
Singapur'a giriş 
Changi havaalanından merkeze ulaşmak için MRT adı verilen metro en mantıklı seçim. Metroda gidilecek mesafeye göre artan miktarda ücret ödenerek bilet alınıyor. Havaalanından merkeze ortalama 2,50 singapur doları ödeyerek gidilebiliyor. Birkaç gün kalınacaksa mantıklı olan şey, EZ link kart denilen toplu taşıma kartından alıp otomatik makinelerden minimum 10 singapur doları tutarında yükleme yaptırmak. 


Singapur’da 4 gecelik konaklamamı couchsurfing sayesinde bedavaya getirdim. Ev sahibim Cheston, merkezde tek başına yaşayan çin asıllı bir işadamıydı. Evinin merkezi ve manzaralı konumunun yanısıra, hem muhabbetiyle hem de yardımseverliğiyle couchsurfing ruhunu tam anlamıyla yaşayan bir arkadaştı. Cheston işe gitmek için 7.30 da evden çıktığını söylemişti. Bu nedenle hızlı bir şekilde metroya yöneldim. Tanah merah istasyonunda yapılan aktarma ile birlikte evin bulunduğu Lavender semtine ulaşmam 40 dakika kadar sürdü. Eve vardığımda Cheston işe gitmek için hazırlanıyordu. Ayaküstü tanışıp biraz muhabbet ettikten sonra sırt çantamı odama bırakıp çıktık. Cheston para bozdurabileceğim ve kahvaltı yapabileceğim yerleri gösterdi. Ayrıca ulaşım kartı ve taşınabilir internet aygıtı da verdi. Artık singapur’u keşfetmek üzere hazırdım. 



Singapur bir şehir devleti. Haritada görünemeyecek kadar küçük. Yıllar evvel Malezya’nın bir parçası iken bağımsızlığını kazanmış.O tarihten sonra da çok başarılı bir değişim geçirmiş. Bunu şehre gelir gelmez anlıyorsunuz. Yollar, caddeler, sokaklar temiz ve düzenli. Sokaklarda çöp yok. Tüm binalar yapılırken çevre konusu hep düşünülmüş.
Singapur'da binalar da yeşil
Göz zevkini bozan hiçbir bina görmedim. Kaldırımlar son derece geniş. Yer darlığı nedeniyle gökdelen tarzı çok katlı yapılaşmalara rağmen, neredeyse iki binanın arasında oturup soluklanılabilecek parklar, yeşil alanlar var. Adeta ağaçlar içerisinde bir şehir Singapur. Tabi bunda Singapur’un coğrafi konumunun da payı büyük. Tropikal iklim kuşağında olması nedeniyle Singapur’da hava sıcaklığı yılın 12 ayı boyunca 32 derece civarında. Bardaktan boşanırcasına yağan kısa süreli tropikal yağmurlar ve bol güneş ışığı sayesinde Singapur yeşil bir cennet olmuş. Diğer dikkat çeken bir konu da Singapur’da uygulanan cezaların yüksekliği. Yüksek miktarlardaki para cezaları sayesinde herkesin seve seve uyduğu bir düzen oluşmuş Singapur’da. Asya’da suç oranlarının en düşük olduğu ülkelerden birisi Singapur. Buna rağmen bir çok yerde “low crime doesn’t mean no crime” (suç oranının düşük olması hiç olmayacağı anlamına gelmez) yazan tabelalar görülüyor. 



Singapur’u gezmeye kaldığım evin yakınlarında bulunan Arap mahallesini gezmekle başladım. Singapur’da çinliler,malaylar,hintliler ve araplar yaşıyor. Çoğunluğu müslüman olan arapların ve malayların yaşadığı mahallelerde en dikkat çeken yapı Sultan camiydi. Cami Singapur’un en büyük müslüman ibadethanesiymiş. Masallardan fırlamış gibi duran dış görünüşüne nazaran caminin içi daha sadeydi. Caminin etrafındaki sokalarda dolaştım. Hediyelik eşya satıcıları ve kafeler dışında canlı renklere boyanmış ikişer katlı evler vardı. 
Arap mahallesi ve sultan mescidi

Arap mahallesinde dolaştıktan sonra metroya yöneldim. Amacım mimarisiyle dünyaca ünlü Marina bay sands otelini görmekti. Bayfront istasyonunda inip otele doğru yürüdüm. Singapur hükümeti tarafından 10 yıl önce denizin doldurulmasıyla kazanılan toprağa inşa edilen dünyanın en büyük ve en gösterişli oteli artık Singapur’un simgesi olmuş. Otelin mimarisi uzaktan bakınca binanın üzerine konmuş gemiye benzetilmiş. Otelin en üst katında bulunan sonsuzluk havuzundan yararlanmak için otel müşterisi olmak şartmış. Gecelik otel odasının 400 dolardan başladığını da hatırlatayım bu arada. Bloglarda araştırdığım kadarıyla havuzun olduğu katta bulunan bara giriş ücretsizdi ancak bu da değişmiş ve çıkmadan önce belirli bir ödeme yapmak gerekiyor. Otelin içinde aşırı popülerlikten kaynaklı büyük bir kalabalık vardı. Resepsiyonda check in için sıra bekleyen insanları da görünce paranın her zaman saadet getirmediğinin bir kez daha farkına vardım.


Otelin arka tarafında “Gardens by the bay” isimli parkı gezdim. Dünyanın farklı yerlerinden gelme bitkilerin yanısıra adına supertree denilen dev ağaçlar görülmeye değerdi. Parkın içinde dolaşmak ücretsiz ancak temalı parklara girmek isteyenler veya supertree ağaçları arasında gerilen iplerde yürümek isteyenler ücret ödemek zorunda. 

Bu arada hem “Marina Bay Sands” hem de “Gardens By The Bay” e akşam hava karardıktan sonra da gittim. Saat 8 de başlayan ses ve lazer gösterileri görülmeye değer. Marina bay Sands i izlemek için en güzel yer Singapur’un sembolü olmuş altı balık üstü aslan Merlion heykelinin önü. 

Singapur genel anlamda ucuz bir şehir değil ancak her yerde olduğu gibi bu şehir de de ucuza yemek yenecek yerler var. Hawker center denilen yemek bölgeleri hem Singapur halkı hem de turistler arasında oldukça popüler. Genellikle çinliler tarafından işletilen hawker centerlarda bir kaç dolardan başlayan fiyatlarla karın doyurmak mümkün. Turistik bölgelerdeki hawker centerlarda fiyatlar daha yüksek, merkezden uzaklaşıp yerel halkın yaşadığı semtlere doğru gidildikçe fiyatlar daha uyguna geliyor. Asya mutfağımdan hoşlandığım için singapur’daki hawker centerlar benim için bir cennetti. 
Singapur'da ucuza doymanın yeri; hawker center

Atina’dan Singapur’a ulaştığımda kolumdaki saat gece yarısını gösteriyordu. Oysa Singapur’da ertesi gün çoktan başlamıştı. Bütün günü sıcakta gezerek geçirince de adeta zombiye döndüm. Eve döndüğümde Cheston akşam yemeği için beni bekliyordu. Yemeğin ardından biraz muhabbet ettikten sonra izin isteyip yattım.

Gecesi gündüzünden daha güzel Singapur


Ertesi günün Cumartesi olması sayesinde uykumu almış ve dinlenmiş olarak kalktım. Cheston beni kendi semtindeki ünlü bir çin kahvaltıcısına götürmeyi teklif etti. Kahvaltı deyince aklıma her Türk’ün aklına gelecek şeyler geldi. Oysaki gerçek yarım tost ve bir fincan kahveden ibaretti. Çinlilerin neden ufak tefek olduklarının cevabı sanırım bu. 
Clark quay akşam saatlerinde çok hareketli

Bugün gezmeye Singapur botanik bahçesinden başladım. Yüzlerce çeşit bitki çeşidinin yer aldığı gerçekten büyük bir emek verilerek yapılmış bir bahçe. Burada iki satten fazla zaman geçirdim ve şehrin ortasında böylesine rahatlatıcı bir alana sahip oldukları için Singapurluların ne kadar şanslı olduklarını düşündüm.  
Merlion heykeli

Botanik bahçesinden sonra Chinatown semtine gittim. Singapur halkının %70 lik kısmını çinliler oluşturuyor ve bu ezici üstünlüğü en iyi gözlemleyeceğiniz semt ChinaTown semti. Gerek yeme-içme , gerek alışveriş konusunda en keyif aldığım yerler buradaydı. Chinatown’ı bir nevi Singapur’un merkezi gibi gördüm. 
Chinatown semti
Chinatown’da Budha tooth relic tapınağına gittim. Bu büyük komplekste ibadet edenlerin ardı arkası kesilmiyordu. İçerideki kırmızı renk yoğunluğu bir müddet sonra gözümü aldı. Burdan çıkarak aynı cadde üzerinde bulunan Sri Mariamman Hindu tapınağına gittim. Tapınak kapalıydı. Temizlik saatiymiş. Thian Hong Keck budist tapınağını ve ardından Al-Abrar camisini gördüm. Singapur’un çok dinliliği burada kendisini gösteriyor. Birkaç yüz metre arayla cami, budist tapınağı ve hindu tapınağı. Keza yanınızdan önce bir müslüman geçiyor ardından bir budist rahip. 
Budha tooth reliec tapınağı

Öğleden sonramı Singapur’un bir diğer ilginç semti Little India’ya ayırdım. Chinatown istasyonundan metroya binerken çevremdeki herkes çekik gözlü iken little india istasyonunda çekik gözlüler yerini esmer hindulara bırakmıştı. Semt Hindistan’dan gelen göçmen yerleşimciler tarafından kurulmuş ve dışarıya doğru büyümüş. Hintlilerin kendi kültürlerini yaşatmaya çalıştıkları yerel pazarlar, dinsel temalı eşyalar satan dükkanlar, hint mutfağını tadabileceğiniz restoranların bulunduğu renkli bir semt olmuş. Önce Sri Veeramakaliamman isimli tapınağı ziyaret ettim. Ardından Abdul Gaffar camiini ziyaret ettim.
Küçük Hindistan semtinde bir ev
Singapur’da büyük bir hoşgörü var. Hangi etnik kökene ait ibadet merkezine girdiysem hepsinde sorunsuz dolaştım ve fotoğraf çektim. Belki Hindistan’a gitsem tapınaklara bu kadar rahat giremezdim. Bloglarda tavsiye edilen Mustafa center adındaki büyük alışveriş merkezi ilgimi çekmediğinden buraya gitmedim. Daha çok yerel halkın alışveriş yaptığı semt pazarı tarzı yerlerde vakit geçirdim. Little İndia’da dolaşırken bir çok yerde devriye görevi yapan polisler gördüm. Nedenini akşam ev sahibim anlattı. 2013 yılında trafik kazası sonucunda hintli bir işçinin ölümünün ardından bölgede bir ayaklanma yaşanmış. İnsanlar yolları kapatıp etrafı ateşe vermiş. Ayaklanma 4 saatte bastırılmış ama o gün bugündür little india semti polis kontrolü altındaymış. 

Bu kez merkeze doğru giden otobüslerden birisine binip Clark Quay yakınlarında indim. Singapur nehri boyunca uzanan barların kafelerin ve restorantların bulunduğu Clark Quay ve Boat Quay boyunca yürüdüm. Aslında amacım akşamı burada geçirmekti ama ev sahibimin mesajıyla fikrimi değiştirdim. Bu akşam yılda bir kez düzenlenen pinkdot adında bir açık hava konseri varmış. Haritadan yerine bakıp oraya doğru yöneldim. Etkinliğin konsepti aşka özgürlüktü. Zaten konser alanına yaklaştıkça pembe giyim tarzından içerik hakkında az çok fikir sahibi de oldum. Güzel müzikler eşliğinde insanlar eğleniyordu. Benim için de farklı bir deneyim oldu. 


Ertesi günün pazar olması sayesinde geç kalktık. Cheston’ı bu kez ben kahvaltıya götürdüm. Yine çin yemeği yedik ama bu kez gözümde midemde doydu. Cheston’a Singapur’daki apartmanların neden hep birbirine benzediğini sordum. Bu apartmanlar Singapur devleti tarafından yapılmış. Devlet ya kiraya veriyor ya satıyormuş. Cheston’ın oturduğu evi de teyzesi devletten satın almış. Apartmanların bakımından temizliğine kadar herşey devlet tarafından yaptırılıyormuş. Anlaşılan, Singapur devleti bir nevi özel şirket gibi devleti yönetiyordu.


 Singapur’daki üçüncü günümde couchsurfing üzerinden tanıştığım Ahfong ile Ang Mo Kio tren istasyonunda buluştum ve birlikte “tree top walk” denilen bir doğa yürüyüşüne gittik. Ang mo kio metro durağından otobüse binerek yağmur ormanlarının bulunduğu bir alana ulaştık.Ardından orman içinde 3 kilometrelik bir yürüyüş yaptık. Nemli havaya rağmen bu parkurda yürüyüş ve koşu yapan bir çok insan vardı. Parkurun sonunda ağaçların üzerinde gerilmiş yerden yüksekliği 150 metre olan tek kişinin geçebileceği ahşap bir köprüye ulaştık. Ağaçların üzerinde yürümek harika bir duyguydu. Buradaki benim için tek olumsuz olay köprü üzerinde başıboş dolaşan maymunlardı. Sokaklarda kedi,köpek görmeye alışkın bir ülkeden gelmiş birisi olarak daracık bir köprüde bana ters ters bakan maymunların yanından geçerken hiç de rahat değildim. Bu arada Singapur gibi pahalı bir yerde bu muhteşem etkiinlik ücretsiz. Yine yolum düşse kesinlikle yapacağım ilk etkinlik mutlaka tree top walk olurdu. 

Tree top walk. Ağaç üstü yürüyüşü

Buradan sonra yine otobüsle Lower pierce denilen bir göl kıyısına ulaştık. Göl kıyısı yürüyüş ve dinlenme alanı olarak düzenlenmişti. 
Ahfong, son olarak beni Singapur’un en büyük Budist tapınağına götürmeyi teklif etti. Kong meng San Por Kark See manastırına gitmek için yine otobüse bindik. 1922 de yapılan bu manastır kompleksi hem mimarisi hem de parka benzeyen alanlarıyla diğer budist tapınaklarından farklıydı.Son olarak merkeze dönebilmem için otobüsle Ang mo Kio tren istasyonuna ulaştık. Ahfong, Asya medeniyetleri müzesi için ücretsiz giriş davetiyesi verdi. Ertesi gün Sentosa adasına gitmeyi planladığım için müzeye zaman ayıramayacağımı düşünüyordum ama yine de bir köşede dursun dedim. 

Singapur’daki son günümde Sentosa adasına gitmek için evden erkenden çıktım. Yılda ortalama 20 milyon ziyaretçi ağırlayan Singapur’un bu ünlü adası özellikle eğlence ortamları ve temalı parkları ile tanınıyor. Sentosa adasına ulaşmak için Harbour Front istasyonunda metrodan inip işaretleri takip ederek Sentosa boardwalk denilen yolda yürüdüm. Bu yol toplam 800 metre uzunluğunda. Aslında adaya yürüyerek geçmek bile ücretliymiş. Ama şansıma turnikelerin üzerinde “31 aralık 2017’ye kadar ücretsizdir” yazıyordu. İsteyenler Harbour Front metro istasyonundan kalkan Sentosa express trenlerine 4 sgd ödeyerek binebiliyorlar. İlginç bir şekilde Sentosa expresini Sentosa’dan Singapur’a geri dönüşte kullanınca ücret ödemedim. Yani dönüş yolunda boardwalk üzerinde yürümeye gerek yok. Parası çok olanlar için bir de teleferik seçeneği de var. Singapur harbour front kulesinden Sentosa adasına manzarayı izleyerek geçebiliyorsunuz. Teleferik ücreti 29 sgd. 


Sentosa yapay bir eğlence adası. İçerisinde temalı parklar, gösteri merkezleri, eğlence alanları, dünyanın bütün ünlü şehirlerinde mantar gibi biten modern müzeler, sinemalar, kafeler ve bir de büyük bir kumarhane var. Benim ilgimi çeken daha doğal olan yerlerdi. Bu nedenle yürüyüş rotalarından faydalandım. Ada içerisinde Sentosa ekspres trenine binmek ücretsiz. Tren toplam üç istasyon arasında gidip geliyor. Tüm istasyonların çevresinde hangi etkinlikler olduğu hakkında bilgi panoları yada el haritaları yardımcı oluyor. Merkezde dolaştıktan sonra adanın güneyindeki plajlara uğrayıp biraz yüzdüm. Sentosa adasının güneyinde asma bir köprüyle ulaşılan Güneydoğu Asya kıtasının en güney noktasına yürüdüm. Bence Sentosa’nın en keyifli bölümü burasıydı.


Akşamüstüne doğru bu kadar Sentosa yeter diyerek Singapur’a döndüm. Aklıma Ahfong’un hediye ettiği müze davetiyesi geldi. Vakit henüz erken olduğundan müzenin yolunu tuttum. Fazla ilgi çekici olmamakla birlikte giriş ücretinin 18 sgd olduğu bir müzeye ücretsiz girmek keyifliydi. Merkezde biraz daha dolaştıktan sonra Marina Bay sands’deki lazer gösterisini son bir kez daha izlemek için Merlion’a doğru yürüdüm. Coşkulu kalabalık her akşam olduğu gibi bu akşam da sahilde yerini almıştı. 



 4 günlük Singapur macerası böylece biterken, ertesi gün Vietnam için yola çıkmaya hazırdım.