10 Haziran 2016 Cuma

PORTEKİZ / Lizbon, Porto

Asıl plan Ukrayna’ydı. THY’nin yeni açılan hattı İvano Frankivsk’e gidiş dönüş 220 liraya bilet almıştık. Perşembe’den pazara Karpatlarda temiz dağ havası alacak, yakındaki Lviv şehrini keşfedecektik. Uçuş tarihine 1 aydan az zaman kala THY’den bir sms aldım. Uçuş iptal olmuştu. Bir anda kafamda bir şimşek çaktı. Mademki uçuş benden kaynaklanmayan bir sebepten iptal oldu o halde değişiklik hakkım da olmalı diye düşündüm. Ve böylece bizim Ukrayna bileti bir anda cillop gibi bir Portekiz biletine dönüştü. Perşembe sabah Lizbon’a gidiş, Pazar akşam Porto’dan dönüş şeklinde güzel bir değişiklik yaptık.

Lizbon uçuşumuz sabah 7:35 de idi ve uçuş tam 4 saat 55 dakika sürdü. Portekiz’de saat Türkiye’den 2 saat geride.


Praca de commercia (ticaret meydanı)

Lizbon'un tarihi tramvayları 

Pasaport polisinden sorgusuz suailsiz ayrıldıktan sonra metroya doğru yürüdük. Havaalanından şehir merkezine metro ile ulaşmak mümkün. Lizbon’da günlük ulaşım kartının uygun olduğunu okumuştum. Kart depozitosu 50 sent. 24 saatlik sınırsız ulaşım ise 6 euro. Yani toplam 6,50 euro’ya metro,tramvay,otobüs vapur ve tarihi asansöre (Santa Justa) binilebiliyor. Metronun girişinde tam otomatların önüne gelip paraları hazırlamıştık ki karşıdan gelen ve uçağa binip ülkelerine dönecek olan İspanyol bir gurup ellerindeki kartları bize verdi. Böylece 6,50 euro cebimizde kaldı. Bu duygusal eylemi bizde ülkeden ayrılırken başkalarına yaparak mutluluğun doruklarına ulaştık tabi.

Lizbon’da kaldığımız yer, Baixa Chiado metro istasyonuna yürüyüş mesafesindeydi. Gecelik sadece 20 Euro ödeyerek Yes Lisbon Hostel'de kaldık. Bu bölge Lizbon’da konaklamak için en uygun bölge. Çantaları bırakıp kendimizi dışarı attık. İlk durak Belem semti. 15 numaralı tramvayın nerden geçtiğini sordum. Lizbon’da iki eski tramvay hattı çok ünlü. Bunlar 15 ve 28 numaralı tramvaylar. 15 Belem’e giderken 28 Alfama semtinden geçerek kaleye doğru çıkıyor. 25 dakikalık bir tramvay yolculuğundan sonra Belem’e vardık. Jeronimos manastırını karşısındaki parkta oturarak izledik zira önünde ciddi bir kuyruk vardı.  Manastırın inşaatı 70 yıl sürmüş ve yapımına harcanan paranın kaynağı Portekiz’in baharat ticaretinden sağlanmış.

Jeronimos manastırı, Belem

Kaşifler anıtı, Belem

Belem kalesi
Manastır’ın karşı tarafında sahile doğru yürüyünce Padro dos descobrimentos (kaşifler anıtı) ile karşılaşılıyor. Sahilden yürümeye devam ederek Torre de Belem’e (Belem kalesi) ulaştık.
Sömürgelerden getirilen kölelerin hapsedilmesi için yapılmış olan bu kule çok fotojenik.
Belem’e gelince yapılması gereken bir diğer etkinlik ise Pastais de Belem’e (Belem pastanesi) uğarayarak burda Nata yemek. Bu pastane manastırın 100 metre gerisinde. Zaten önündeki kuyruk nedeniyle farketmemek imkansız. Önünde uzayıp giden kuyruğa girmek yerine Türk’lük yapıp çıkıştan içeri girdik. İçeriye doğru, sonradan yandaki dükkanları satın alarak büyütülmüş izlenimi veren bir çok oda var ve her yer ağzına kadar insanla dolu. Meşhur Nata’yı tattık ve nasıl yapıldığını da gördük. 1 nata 1,05 euro.

Meşhur nata

Pastanenin önünde her zaman sıra var.


Bu arada hem Lizbon hem de Porto’nun her köşebaşında pastaneler var ve nata dahil her ürün satılıyor. Bir çok pastanede paket içinde 6’lı nata 5 euro. Lidl’da 35 sent. Portekiz’de geçirdiğimiz sürede gözümüze hoş görünen her tatlıyı denedik, valla adamlar işi biliyor.

Tekrar 15 numaralı tramvaya binip merkeze dönerken köprüye yaklaştığımızı görünce inip sahile yürüdük. Ponte de 25 Abril (25 nisan köprüsü) ve karşı kıyıda tepeye inşa edilen Cristo Rei (Hz. İsa) heykelini gördük. Panoromik manzara için vapurla karşı kıyıya geçip bu heykele çıkma niyetimiz de vardı ama vazgeçtik. Bu arada Lizbon’da İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulmuş.

Praca do Comercio (Ticaret meydanı) çok kalabalıktı. Çok eskilerde de Lizbon’un meydanı olarak kullanılan bu meydanın sağ tarafına doğru gidince Alfama semti ile karşılaşılıyor. Portekiz’in bir Akdeniz ülkesi olduğunu hissettiren dar sokakları, saksılı, çiçekli camları, binaların dışına asılan çamaşırlarıyla bu semt görülmeye değer. Tepede bulunan San Jorge kalesine çıktık. Buraya 28 numaralı tramvay ile çıkılabileceği gibi, hem Alfama semtini hem de yol üzerinde bulunan Lizbon katedralini görmek için yürüyerek de çıkılabilir.
Lizbon katedrali
Kale yolunda Lizbon manzarası
Santa Justa asansörünün en üst katı aynı zamanda seyir terası
Rossio meydanı
Praca de Commercio'a ya sırtımızı verip kuzeye doğru yürüdüğümuzde Ourio caddesi üzerinde Elevador de Santa Justa (Santa Justa asansörü) var. Bu tarihi asansör Bario Alto adı verilen üst semte çıkmak için kullanılıyor. Bu semt lokantaları, barlarıyla  ünlü. Asansöre günlük toplu taşıma kartı ile binilebiliyor.  
Asansörün önündeki caddeden dümdüz devam ederek Rossio meydanına ulaştık. Daha sonra aynı caddeden ilerleyerek her iki tarafı ağaçlarla çevrili Avenida de Liberdade caddesi boyunca yürüdük. Yolun en sonunda Marques de Pompal adında geniş bir meydan var. Akşam Bairo Alto’da bir mekana gitme planımız vardı ama uzun süren uyanıklık ve günün yorgunluğuna yenik düştük.
Sintra tren istasyonu
Sintra'da merkeze doğru  giden yol.
Ertesi gün kahvaltıdan sonra erkenden yol koyularak tüm günü Lizbon’un dışına ayırdım. Rotam şu şekildeydi. Lizbon-Sintra-Cabo de Roca-Cascais-Lizbon. Otellerle anlaşmalı birçok tur firması bu rotayı Cabo de Roca’ya uğramadan 50-60 euro ya yaptırıyor. Cabo de Roca’nın Avrupa kıtasının en batı ucu. Burayı da dahil eden tur şirketleri daha yüksek fiyatlar istiyorlar. Sintra’dan Cabo de roca’ya giden bir araç olduğunu öğrenip burayı da gezi planıma dahil ettim.

Lizbon-Sintra-Cascais-Lizbon rotası. Ulaşım maliyeti: 16,65 Euro.
434 numaralı otobüs Sintra istasyonu ile Pena sarayı arasında ring seferleri yapıyor
Lizbon’da birkaç tane tren istasyonu var. Sintra’ya giden trene binmek için Rossio tren istasyonuna ulaştık. Günlük ulaşım kartları bu hatta geçmiyor. Dün kullandığımız karta tek yön Sintra bileti yüklettik (2,15 euro) Günlerden Cuma olmasına rağmen bütün tren Sintra’ya giden turistlerle doluydu. Sintra Lizbon’un dışında dağların arasında kalmış, yeşilliği bol olan bir yer. Bu bölgede bir çok saray var. Bizim planımız ise bu sarayların içinde en ünlüsü olan Palace de Pena (Pena sarayı) ve Quinta de Regaleira. (Regaliera sarayı) Tren yolculuğu 45 dakika kadar sürdü. İner inmez tren istasyonunun sağ tarafında bulunan otobüs durağından 434 numaralı otobüse bindik. Sintra’da görülmesi gereken en önemli saray olan Pena Sarayı yürünemeyecek kadar zor bir noktada. 434 numaralı otobüs merkezden geçerek Pena sarayının önüne kadar götürüp geri getiren bir ring. Gidiş geliş 5 euro.
Pena sarayında Osmanlı askeri heykeli

Pena Sarayı dış görünüşü,farklı mimarisi ve çarpıcı renkleriyle masalsı bir saray. 19.yüzyıl Portekiz romantizm akımının izlerini taşıyormuş. İçinde bulunan şapel 16. Yüzyılda yapıldıktan sonra diğer eklentilerle büyüyerek günümüze kadar gelmiş. Burayı yaptıran kral ve ailesi dışında başka krallar tarafından da 1910 yılına kadar kullanılmış. Sarayın ilk girişinden geçtikten sonra iki kez daha bilet kontrolü yapılıyor. Kral ve ailesinin yaşadığı ihtişamlı odaların girişlerinde uzun kuyruklar var ancak beklemeye değiyor. Burada bulunan odalardan birinde karşılıklı duran Osmanlı askerleri heykelleri dikkatimi çekti. Sarayın arka tarafı aynı zamanda büyük yemyeşil bir park ve parkın içinde de tarihi özelliği olan yapılar var. Giriş 14 euro.

Pena’nın çıkışında yine 434 numaralı otobüse şoföre biletimizi göstererek bindik. Bu kez merkezde indik ve Regaliera Sarayı’na doğru yürüdük. Bu saray Pena gibi bakımlı yemyeşil bir bahçenin içine konuşlandırılmış bir çok ufak bölümden oluşuyor. Bazen yapay izlenimi veren göletlerden, bazen ufak su kanalarından geçiliyor. Zaten bu sarayın diğer adı da yazlık saray. Tepeye doğru çıktıkça farklı mimarilerde irili ufaklı yapılar,gözetleme kuleleri,şapeller görülüyor. Burada ilgimizi çeken asıl yapı ise Mustafa’nın dünyada görülmesi gereken yerler sıralamasına girdiğini söylediği bir kuyu idi. Bir kuyu nasıl olurda bu sıralamaya dahil olur diye düşünsekte kuyuyu görünce bu değerlendirmeyi hak ettiğini anladık. Kuyunun içinde su yok ve en alt bölümden açılan yer altı dehlizlerinden yürünebiliyor. Giriş 6 euro.
Regaliera sarayının kuyusu
Arkadakiler için zorunlu özçekim
Regaliera sarayından çıktıktan sonra merkezde tavsiye edilen bir pastanede birşeyler atıştırdık ve yeniden istasyona yürüdük. Bu kez istasyonun sol tarafında bulunan otobüs duraklarından 403 numaralı Cascais otobüsüne bindik. Bu otobüs yarım saatte bir kalkıyor ve Cabo de Roca’ya uğradıktan sonra Cascais’e devam ediyor. Ücret: 4,10 euro.
Cabo de Roca Avrupa kıtasının en batı ucu. Atlantik okyanusunun uçsuz bucaksız görüntüsünü ve kıyıya vuran dalgaları izledik. 15. Yüzyıla kadar buranın dünyanın sonu olduğuna inanılıyormuş.
Buraya bu yerin önemini bildiren bir anıt yapılmış ve tepesine de bir haç dikilmiş. Otobüs durağının arkasındaki turizm bürosunda 11 euroya burada bulunduğunuza dair bir sertifika veriyorlar. Japon turistler sıradaydı.
Avrupa kıtasının en batı noktası
Bir kez daha 403 numaralı otobüse binerek bu kez Cascais’e gittik. (3,25 euro) Tren istasyonunun önündeki durakta indik. Cascais, okyanus kıyısında güzel bir sahil kenti. Sokakları cıvıl cıvıldı. Gelmişken okyanusa ayağımızı sokup günü sahildeki bir lokantada Portekiz usulü biftek yiyerek tamamladık. İstasyona dönerek yine Lizbon kartımıza tek yön yükleme yaptırdık. Cascais’den bindiğimiz tren 1 saate yakın bir zamanda bizi Lizbon’a ulaştırdı.(2,15 euro) Bu kez indiğimiz istasyon sahilde bulunan Cais de Sodre istasyonuydu.
Cascais sahilinde okyanusla buluşma
Cascais sokakları
Portekiz'in meşhur birası
Ertesi sabah Porto yolculuğumuz için hazırdık. Bu kez de Lizbon’un Oriente istasyonuna gitmemiz gerekti. Havaalanına giden kırmızı hat Oriente tren istasyonuna da ulaşıyor. Lizbon – Porto tren yolculuğu 3 saat sürüyor ve ücreti 24,40 euro. Kapalı ama yağışlı olmayan bir havada Porto’ya vardık. Kalacağımız hostel Sao Bento istasyonuna yakındı. Bu istasyon Porto’da mutlaka gezilmesi gereken yerler arasında. Nedeni ana giriş salonunun duvarlarında bulunan çiniler.
 
Lizbon Oriente istasyonu
Lizbon - Porto yolculuğu 3 saat sürüyor.
Porto da Lizbon gibi inişli çıkışlı ancak Lizbon’dan daha küçük ve daha bakımsız. Fiyatlar ise Lizbon’a kıyasla bariz daha ucuz. Gezerken ilgimi çekti. Denize sıfır ya da deniz manzaralı eski apartmanlar kapılarına tuğla örülmüş bir biçimde kaderine terk edilmiş durumdaydı. Bunu gezdiğimiz birçok yerde görünce akşam hostelin resepsiyonuna sordum. Sebep mirasmış. Portekiz’de aileler kalabalıkmış. Sahipleri ölen evlerin mirasçıları kalabalık oldukları için kolay kolay anlaşamıyormuş.
Merkezi gezmeye Clerigos caddesinden başladık. Clerigos kulesini gördükten sonra parkın içinden geçerek Carmelitas kilisesine gittik. Ardından tarih müzesi binasını görüp tüm rehberlerde görülmesi önerilen tarihi kitapçıya yol aldık. Maalesef tarihi kitapçı kapitalizmin pençesine yenik düşmüş. İçeri girmek istediğimde önünde duran adam karşıdaki bilet kuyruğunu gösterdi. Bilet fiyatını sordum. 3 euroymuş. Kitapçıyı camdan görmekle yetinerek yokuş aşağı yürümeye devam ettik. Almada ve Alfonso caddelerini ve trafiğe kapalı Passos manuel caddelerini gezdik. Burada ziyaret edilmesi önerilen tarihi meyve sebze ve yemek pazarı Marcado do Balhao Cumartesi günleri 14:00 de kapanıyormuş. Pazar da tüm gün kapalı. Dolayısıyla buraya da yetişemedik. Tekrar Alfonso caddesine çıkıp Luis 1 köprüsünden karşıya geçtik. Burada panoramik manzara için en güzel yer Serra do Pilar’ın bahçesi.

Carmelitas kilisesi
Portekiz'de eski binalarda çini çok yaygın
Duvarlarındaki çinilerden dolayı Porto'da görülmesi gerekn yerlerden biri; Sao Bento istasyonu
Douro nehrinin ayırdığı köprünün diğer tarafına Gaia deniliyor. Bu bölge şarap fabrikalarıyla ünlü. Onlarca marka Porto şarabının yapım,tadım ve satım yerleri büyük tabelalarıyla tanıtılıyor. Gaia’dan tekrar karşıya geçerek bu kez Riberia adı verilen karşı kıyının nehir kenarına geçtik. Burayı Karaköy’e benzettim. Sahildeki küçük barlar bir şeyler yemek, içmek için ideal. Bir müddet nehri, köprüyü ve Gaia’yı izledik.
Porto güzel. Farklı bir tadı var. Tad demişken bazen yediğimi, içtiğimi paylaşıyorum. Burada balık köftesi adı verilen meşhur yemeği tattık. Ben kendiminkini bitirip, arkadaşımınkinden de yedim ama yanında şarap olmasaydı yiyebilirmiydim bilmiyorum. İlk kez bir yemeği tavsiye etmiyorum. Türk damak tadına kesinlikle uygun değil. Yine de denemek isteyen olursa mutlaka yanına şarap alsın.
Balık köftesinin görüntüsü içli köfteye benziyor.
1.luis köprüsü; karşı kıyı Gaia bölgesi
En iyi panoramik manzara Serra do Pilar'ın bahçesinde
Köprü manzaralı dar yollar ressamlar için ilham kaynağı
Clerigos kulesi
Ertesi gün son günümüzdü ve kahvaltıdan sonra çantaları hostele bırakıp okyanus kıyısındaki Foz’a gittik. Praca da Liberdada’dan 500 numaralı otobüse binmek Foz’a gitmek için yeterli. Otobüsler çift katlı. Porto’da Lizbon’da olduğu gibi toplu taşıma kartına ya günlük ya da seyahat sayısı kadar bilet yükletiliyor. Bir bilet 1 saat boyunca tüm aktarmalarda geçerli ve ücreti 1,85 euro. Foz’a gelmişken okyanusla bir kez daha buluştuk. Haritada Foz sahiline yürüme mesafesinde bir metro istasyonu görünce Porto merkeze dönüşü otobüs yerine metro ile yapmaya karar verdim. Matasinhos Sul istasyonundan bindiğimiz tren ile trindade istasyonuna gelip turuncu hatta aktarma yaparak hostelimize ulaştık. Biraz dinlenme ve birer süper bock tan sonra bu kez metro hattını havaalanına gitmek için kullandık.
Praca de Liberdade
Foz'a giden otobüs sahil yolunu takip ediyor.
Bir balıkçı köyü olan Matasinhos'da bir gece çıkan fırtınada köyün erkeklerinin çoğu ölmüş. Heykel ağıt yakan kadınları tasvir ediyor.
Dolu dolu geçen bir haftasonu tatilinin sonu pasaport polisinin bana Türkçe olarak güle güle demesiyle tavan yaptı. Sevdim bu Portekizi.

2 Haziran 2016 Perşembe

NEPAL - Katmandu Pashupatinath tapınağında ölü yakma törenleri

Zaman buldukça eski gezilerimde tutttuğum notları bloga taşıyorum. 2011’de çok ani bir kararla Nepal’e gitmiştim. O kadar ki gezi planım bile uçak yolculuğunda tanıştığım Nepal’de yaşayan bir Türk’ün verdiği bilgiler ile netleşti.
Kathmandu, Pashupatinath tapınağı
Nepal’in başkenti Kathmandu’da, toplam Nepal nüfusunun %80’ini oluşturan Hinduların kutsal tapınağı Passupatinath gezilecek yerler arasında en önemlisiydi. Hindistan’da Varanasi ne ise Nepal’de de Pasuupatinath o. Tapınak Hindu tanrısı Shiva’ya adanmış. Varanasi’de kutsal sayılan Ganj nehri gibi burada da Bagmati nehri var ve yakılan ölülerin külleri Bagmati nehrine dökülüyor. Bu tapınakta yakılmak Hindular için büyük bir değer.
İleride yükselen dumanlar doğru yolda olduğumun habercisiydi
Tıklım tıkış minibüste yerel halkla yolculuk
Katmandu'da minibüsler
Kathmandu’da henüz ikinci günümdü. Kaldığım hostel Kathmandu’nun turist merkezi Thamel’de. Resepsiyonda duran Rajandi’ye Passupatinath tapınağına nasıl gidildiğini sordum. Taksi 300 rupiye götürür dedi. Hayır dedim toplu taşımayla gideceğim. Ana caddedeki minibüs duraklarını tarif etti. Geceden yağan yağmurun ıslattığı dar sokaklardan geçerek minibüs duraklarına ulaştım. Bir muavinin yönlendirmesiyle doğru minibüsü bulmam zor olmadı. Kathmandu’da ki minibüslerin tamamı tıklım tıkış. Bizdeki tüp veya su dağıtımı yapan ufak panelvanların içine karşılıklı olarak iki koltuk yapılmış. Sıkış tepiş yolculuk başladı. Tabi ki tek yabancı bendim. Sürekli yoldan birileri alınıyor.Her binen için biraz daha sıkışılıyor. Hele binenin elinde bir çanta falan varsa ona yer bulmak için daha da sıkışılıyor. Muavin sürekli kapıda. Bağırıp duruyor. Bu arada ücret; 20 rupi. Bir müddet gittikten sonra durduk. Şoför arabayı stop edip indi.Muavinle birlikte karşı sırada oturanları komple indirip koltuğun altından bir tüp çıkarttı. Meğer aracın gazı bitmiş. Yeni tüpü takıp yolumuza devam ettik.
Tapınağın girişinde dini objeler satan satıcılar

Pashupatinath dilenciler için de önemli bir mekan
Bagmati nehrinin karşı tarafından ölü yakma törenlerini izleyen insanlar

Dur kalklarla birlikte yarım saate yakın bir yolculuktan sonra muavinin artistik bir el hareketiyle inmem gerektiğini anladım. İndiğim yer ana caddeydi. Muavin sağ taraftaki yokuş aşağı yolu göstererek dümdüz yürü dedi. Baraka tarzı evlerin arasından yürürken, ileride göğe doğru yükselen dumanlar doğru yolda olduğumu gösteriyordu.
Tapınağa yaklaştıkça etraf yoğunlaşmaya başladı. Dini değerler taşıyan objelerin satıldığı dükkanlar sağlı sollu görülüyordu. Kimi insanlar yerlerde oturmuş önlerindeki renkli boyaları karıyor, kimileri pirinç, su gibi yiyecek maddeleriyle ilgileniyordu. Burası bana Eyüp Sultan'ı hatırlattı. Tapınağın girişinde bilet kulübesine beni çağıran genç biletimi aldıktan sonra da yanımdan ayrılmayıp içeri doğru yürürken bilgi vermeye başladı. Halihazırda yanmış bitmiş kül olmuş bir cesedin tepesinde durduk. Yanmış insan bedeni kokusunu işte o an aldım. Aynı anda önümüzden yakılmaya götürülen bir cenaze geçti. Diğer tarafa baktığımda kadınların ağlamaları, sızlamaları görülüyordu.
Rehber kast sisteminden bahsetti. İhtişamlı bir görüntüsü olan ana tapınağın önünde yakılan ölüler konum olarak üst düzeyde olanlarmış. Normal bir vatandaş burada yakılamayıp, köprünün sol tarafına taşınıyormuş. Ölü yakma işlemleri 7/24 devam ediyormuş ve Nepal’in her tarafından hali vakti yerinde olan insanlar buraya ölülerini yakmaya getiriyorlarmış. Bir ölüyü burada yakmanın maliyeti 400 dolar civarındaymış ve kullanılacak odunlara, sürülecek tütsülere kadar fiyat farkediyormuş. Bir ölünün tamamen yanıp kül olması 5-6 saat civarı sürüyormuş. Burada çalışan görevliler ara sıra cesetleri kontrol edip yanmayan kemiklerin altlarına alevliyorlarmış. Kadın ve erkeğin de yanma süreleri farklıymış.
 Bir müddet dinledikten sonra dur dedim. Sen rehber misin? Öğrenciyim, okul harçlığımı çıkartıyorum dedi. Sana 100 rupi veririm dedim. Bu para çok az bari 500 verin dedi. Hayır deyince de iyi günler deyip gitti.
Ana tapınak olan ve tüm ölü yakma işlemlerinin yapıldığı bölümü karşıdan görecek şekilde köprünün diğer tarafına geçtim. Zaten ana tapınağa hindu olmayanlar alınmıyormuş. O andan itibaren kendime gölge bir yer bulup bu inanılmaz anları gözlemleye başladım.

Adım adım cenaze ritüeline ait fotoğraflar aşağıda;
Cenazenin ilk olarak getirilip hazırlandığı yerler ana tapınağın alt kısmında
Cenaze yakılmadan önce Bagmati nehri kenarında hazırlanmış bir taşın üstüne getiriliyor ve ayakları nehrin suyuna uzatılıyor.
Yakınları burada sırayla yanına gelip vedalaşıyorlar.
Nehirden aldıkları bir avuç suyla yüzünü yıkıyorlar.
Daha sonra cenazeye güzel bir elbise giydiriliyor
Yüzüne renkli boyalar sürülüyor ve üzerine çeşitli çiçekler, takılar konuluyor.
Daha sonra ölen kişi yakılma yerine taşınıyor ve burada birinci derece yakını önce cenazenin etrafında bir kaç kez dönüyor.
Ardından ayak ucunda durup saygıyla eğiliyor.
Bu sırada borular öttürülüyor.
Ölü, ağızına konan bir çıra ile tutuşturularak yakma süreci başlıyor.

Tutuşturma işlemini ilk olarak ölen kişinin birinci derece yakını yapıyor.
Bu andan itibaren ölen kişinin yakınları alandan ayrılıyor.

Ölen kişinin birinci derecede yakının saçları sıfıra vurularak yasta olduğu ilan ediliyor.
Son olarak, bu tapınakta yakılma ücret tarifesini de ekleyeyim. Hani belki niyeti bozan olursa :)
Törenlerin yapıldığı alanda az sayıda turist dışında yerel halkta vardı. İnsanlar sinema izlemeye gelmiş gibi karşı tarafta yakılmakta olan bedenleri ve her seferinde tekrarlanan ritüelleri izliyordu. Bu arada alanda turistlerle fotoğraf çektirip para kazanmaya çalışan bir kaç çakma sadu da vardı. Tapınağın diğer tarafına gittim. Bu bölge aşağıdaki hüzünlü manzaradan uzak yürüyüş ve dolaşma alanı gibi. İnsanlar çoluk çocuk ailece buradalar. Serbest dolaşan maymunlardan korka korka ilerlerken merdivenlerden aşağı inen bir inekle burun buruna geldim.
İnekler ve maymunlar içim serbest dolaşım
İçimden yükselen sesi dinleyerek Hindu olmayanların girmesinin yasak olduğu bölüme geçmeye karar verdim. Fotoğraf makinemi cebime koyup yürüdüm. Hiç bir sorun da olmadı. O kalabalıkta kimin hindu olup kimin olmadığını anlamak kolay değil. Ancak tabi fotoğraf çekemedim.

Sonuç olarak burada geçirdiğim saatler inanılmazdı. Yaşadığımız coğrafyadan binlerce kilometre uzaklıkta da olsa, ölümün hüznü ve acısı din farkı gözetmeksizin aynı. Sevdiklerine son veda için gelmiş olan insanlar az sonra yakılıp kül olacak olan bedene çaresizlik içinde bakıyorlar.