29 Eylül 2017 Cuma

Arabayla Yunanistan,1.bölüm; Dedeağaç, Fenari, Thasos adası

Eylül ayının başında haftasonu tatilini biraz öne çekip güzel bir Yunanistan kaçamağı yaptık. Önceleri “sadece Taşoz adasına gidelim” diye başladığımız gezi planımız, tatil süremizin bir gün daha uzamasıyla toplam 1800 kilometrelik bir tura dönüştü. 4 gün gibi kısa bir sürede Dedeağaç, Taşoz adası, İskeçe, Kavala, Selanik ve Kalambaka’yı gezip yeniden İstanbul’a döndük.
Yeşil pasaportlu olduğumuz için malumunuz vizeye ihtiyacımız yok ama ohal nedeniyle çalıştığımız kurumdan yurtdışına çıkışımızda bir mani olmadığına dair yazıyı aldık. Yunanistan’a kendi aracınızla gitmek için yeni tip ehliyet gerekiyor. Ayrıca araca, yeşil sigorta denilen ve yurtdışında geçerliliği olan sigortadan yaptırmak zorunlu. İpsala sınır kapısında gümrük alanına girer girmez sağ tarafta bulunan Turing ofisinde 15 günlük yeşil sigortayı 52,50 euro ödeyerek yaptırdık. Sigortanın süresi uzadıkça ödenen miktarda artıyor. 2017 yılı için güncel sigorta ücretlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Hafta içi olmasına ve bayram seyran dönemi olmamasına rağmen İpsala sınır kapısından Yunanistan’a geçişimiz 4 saat kadar sürdü. Bunun nedenlerinden birisi Türkiye’de tatilini geçirmiş, dönüş yolundaki Avrupa’da yaşayan Türklerin oluşturduğu araç kalabalığıydı. Diğer bir nedense Yunan tarafında sadece iki gişenin açık olmasıydı. Sıra o kadar yavaş ilerliyordu ki Meriç nehri üzerinde bekleyen araçların içindeki insanlar araçlarından çıkıp yürüyüş yapıyor, birbirleriyle sohbet ediyor ve fotoğraf çektiriyordu.
Meriç nehri üzerinde zorunlu fotoğraf molası. Köprünün yarısı Türkiye'ye, yarısı Yunanistan'a ait.
Bir süre de Yunan tarafında sıra bekledikten sonra pasaport polisine “yasas” deyip pasaportları uzattık. Neyse ki buradaki işlem fazla uzun sürmedi ve bir anda kendimizi Egnatia Odos denilen ve Yunanistan’ın kuzeyini boydan boya geçen otobanda bulduk.
Egnatio Odos otobanı (E90), İpsala sınır kapısından Yunanistan’a geçer geçmez başlıyor. Otobanda hemen hemen hiç benzin istasyonu yok. Yakıt gerekliyse geçilen yerleşim yerlerine girmek gerekiyor. Diğer önemli bir konu da yolun ücretli olması. Selanik’e kadar sanırım 5 ayrı yerde ücret ödedik. Her bir geçiş 2.40 euro idi.
Yunanistan'ın Trakya bölgesinde en büyük şehri Dedeağaç. Diğer bir deyişle İpsala sınır kapısından sonra ilk büyük şehir sahilde yer alan Alexandropolis yani Dedeağaç şehri. Sahil boyunca boylu boyunca uzanan Dedeağaç'ın gezilecek yerleri fazla olmamakla birlikte yemek yemek için bile uğranabilir. Bir de Jumbo adında bir mağaza var ki Yunanistan'a giripte bu mağazaya uğramayan Türk yok gibi. Hatta kışın Jumbo ve Lidl için özel alışveriş turları bile düzenleniyor. Biz de Jumbo'ya uğradıktan sonra sahilde bulunan 100 yıllık tarihi deniz fenerini görüp Dedeağaç'ın en meşhur restoranında suvlaki (şiş) yedik.
Sahil yolundan batıya doğru ilerleyince Dedeağaç'ın sayfiye alanı Makri'ye ulaşılıyor. Burası deniz zamanında vatı Trakyalıların ve günübirlikçilerin yeri. Sahilde taverna adı verilen bir çok restoran ve kafeler var. 

Makri'den daha batıda bulunan Fenari köyüne ulaşmak için ana yola çıkıp tekrar tali yollardan geçiliyor. Bizim gittiğimiz bahar aylarında henüz sezon açılmadığı için Fenari hayalet kasaba gibiydi. Deniz kıyısındaki park da çöpten geçilmediğinden fenari bizi pek de açmadı. 
Taşoz (Yunanca:Thasos) adasına ulaşmak için Yunanistan’a girdikten sonra otobanda 190 km yol alıp Keremetli (Yunanca:Keramoti) kasabasına ulaştık. Navigasyona rağmen “dikkatli olalım otobanda Keramoti çıkışını kaçırmayalım” diyorduk ama çıkışa yaklaşırken hem bir gemi resmi hem de Thasos island yazan tabela var, dolayısıyla çıkışı kaçırmak imkansız.
Keramoti girişinde Lidl’a uğrayıp biraz market alışverişi yaptıktan sonra feribot tabelalarını takip ederek bizi Thasos adasına ulaştıracak feribota yöneldik. Keramoti – Thasos arası 45 dakika sürüyor. Ücretler araba için 21 euro, yetişkin 3,5 euro, 4 yaş altı çocuk 1,5 euro. Güncel feribot kalkış saatlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Adanın doğu tarafından başlayarak güneye doğru indik.
Konaklama konusunda aşırı rahat bir insanım. Seyahatlerimden önce bir iki hostelin adını ve fiyatını not eder, hostele varınca pazarlıkla fiyatı düşürmeye çalışırım. Oldu da sonuç istediğim gibi olmadı döner dolaşır illa kafama uygun bir yer bulurum. Thasos adası için de aynı kafa yapısında olmam ve booking.com dan birkaç oteli haritada işaretleyip gelmem sonucunda az kalsın arabada yatacaktık.
Thasos feribotu

Konaklama için adanın doğu tarafında Kinira bölgesini tercih ettim. Feribot Limenas denilen Thasos adasının kuzey kıyısına ulaştığında hava da kararmıştı. Limenas-Kinira arası normalde yarım saat bile değil ama yemek molası, yakamoz seyretme molası derken bölgeye varış süremiz oldukça uzadı. Önceden haritada işaretlediğim otelden başlayarak toplam 7 otel veya pansiyona baktık ve hepsinde ya yer yoktu ya da resepsiyona bakan bir görevli bile yoktu. Sekizinci denememizde Hotel Kinira’nın deniz manzaralı odasını pazarlıkla 35 euro ya aldık. İki gece konakladığımız otel fiyat fayda dengesi olarak gayet iyiydi. Hele bir de otelin sahibi bahçedeki şeker gibi üzümlerden toplamamıza izin verince kara bile geçtik.
Odamızın balkonundan dağ ve deniz manzarası

Thasos adası tam bir çember görünümünde ve adanın çevresini kıyıları takip ederek dolaşmak 2 saat sürüyor. Adanın büyük bölümü dağlık ve ormanlarla kaplı. Yollar düzgün ama tek şerit. Hal böyle olunca adada araçla dolaşmak hem keyifli hem de yorucu bir hal alıyor.
Thasos adasına yazın giden herkesin birincil amacı deniz güneş kum tatili. Adada gördüğümüz araçlar genellikle Romen, Bulgar ve Türk plakalıydı. Thasos’da oldukça fazla sayıda plaj varmış ama biz tavsiyeler üzerine en ünlü olanlarına uğradık. Tüm plajlara giriş ücretsiz. Şezlonglar ve şemsiye ise arka taraftaki market/lokanta/bar gibi tesislerden belirli bir harcama karşılığında ücretsiz kullandırılıyor. (ortalama 10-20 euro tutarında yeme içme haracaması) Genellikle plajların denize en yakın olan şezlongları daha pahalı. Arkaya doğru ilerledikçe fiyat düşüyor. Popüler plajlara inen yolların başında araç kalabalığı var ama öyle veya böyle bir park yeri bulunuyor.
Paradise beach: Kinira bölgesine ve otelimize en yakın plaj Paradise plajıydı. Plaja inmek için ana yolun biraz altında bir ağaç altına aracımızı park ettik. Kumsal geniş ve deniz sığdı. Sanırım çocuklu aileler için en uygun plaj bu.
Paradise
Aliki beach: Ana yolda aracımızı park edip merdivenlerden aşağı plaja doğru inerken birkaç lokantanın da önünden geçtik. Plaj adanın en ünlülerinden olduğundan çok kalabalık ve kalabalığa oranla küçük bir koyda yer alıyor.
Aliki
Giola: Adada doğal yollardan oluşmuş bir lagün olduğunu öğrenince mutlaka görelim dedik. Buraya ulaşmak pek kolay değil. Tabelayı gördükten sonra toprak yoldan araçla bir noktaya kadar inmek mümkün. Sonrasında ise tozun toprağın içerisinden yürünüyor. Düz kayaların arasında kalmış doğal havuz,maceracılar için atlama noktası olmuş.
Psili amos
Psili Amos beach: Otelimizin resepsiyon görevlisinin tavsiyesiyle gittiğimiz plaj adanın yerlileri arasında popülerdi. Arka taraftaki tesislerde sürekli müzik çalıyordu ama rahatsız edici değildi. Başlangıçta taşlık, biraz ilerledikten sonra ince kumlu ve çabuk derinleşen bir denizi vardı. 
Giola
Marble beach: Ulaşımı nispeten zor olan ama iyi ki gitmişiz dediğimiz bir plaj da mermer plajıydı. Biz bu plaja Golden beach üzerinden kötü bir toprak yoldan gittik. Dağ yolu denilen ve Limenas’a çıkan yoldan döndük. Yanıbaşındaki mermer ocağından dolayı kumlar ve deniz tabanı beyaz. Buna suyun durgunluğu da eklenince turkuaz rengiyle çok keyifli bir denizde yüzdük.
Marble

Golden beach: Limenas’a yakın ve adanın en geniş plajlarından biri golden beach. Büyüklüğü dışında bize sıradan geldi.
Yok aslında birbirimizden farkımız:)
Holy Archangels Manastırı: Aliki plajı ile Giola arasında deniz tarafında bulunan bir manastır. Önündeki kalabalığı görünce merak edip girdik. Adadaki tüm tatilciler açık giyindiği için girişteki rahipler etek, gömlek gibi giysileri veriyorlar. Gezilebilen bölüm küçük bir kiliseden ibaretti ama manastırın önünden harika bir deniz manzarası var.
Limenas: Thasos’un merkezi. Dar sokaklarda lokantalar, hediyelik eşya satıcıları, marketler, canlı müzik yapan mekanlar arasında dolaştık. Özellikle akşamları Limenas çok canlıydı.
Thasos adasında gittiğimiz her yerde mutlaka Türkçe konuşan birilerine rastladık. Lokantalarda çoğunlukla Türkçe menü vardı. Hatta bazılarında “helal kesim” gibi yazılar bile gördük. Lokanta demişken birkaç cümleyle yediğimiz içtiğimizden de bahsedeyim. Taverna denilen Yunan lokantalarında Türk damak tadına uygun yemekler var. Avronun bizim paramızın 4 katı olduğu gerçeğini görmezden gelebilirseniz, fiyatlar ucuz bile denebilir. Özellikle deniz mahsulleri ve mezeler lezzetli. Porsiyonlar büyük. Bir de kuzu çevirmesiyle ünlü dağ köylerine gitme niyetimiz vardı ama maalesef buralara gidemediğimiz için yorum yazamayacağım. 
Sonuç olarak Thasos adası temiz plajları, bakir doğası ve güzel yemekleriyle bizden tam not aldı.

3 Haziran 2017 Cumartesi

FİNLANDİYA / Helsinki

Tallinn’e kadar gelmişken, bir günümü de Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye ayırdım.
Senato meydanı ve beyaz katedral

Helsinki’ye ilk gidişim 2004’te Stockholm’den bindiğim gemi ile olmuştu. Gemi dediysem bizim şehir hatları vapurları gibi değil, içinde alışveriş merkezi, havuzu, saunası, kumarhanesi olan çok katlı gemiler. Hani canım şu cruise adı verilenlerdenJ 5 yıldızlı otelden farkı yoktu. Zaten, o yolculuğumdan sonra bir daha böyle bir gemiye binemedim.


Tallinn Helsinki arasında yukarıda bahsettiğim tarzda büyük gemiler gidip geliyor ve bu gemiler iki şehir arasını 3 saate yakın bir zamanda katediyor. Bir de deniz otobüsü tarzında ufak katamaranlar var ki bunlar aynı mesafeyi 1 saat 45 dakikada alıyor. Zaten sabah gidip akşam geleceğim için ben deniz otobüsünü tercih ettim. Böylece Helsinki’de toplam 10 saatlik bir gezme sürem oldu. Günübirlik bilet 25 euro. Bu arada Tallinn’de büyük gemilerin terminali (Reissisadam) ile deniz otobüsünün terminali birbirinden farklı yerlerde. http://en.lindaline.ee/ 
Helsinki limanına yanaşır yanaşmaz 100 metre ilerideki pazar meydanına yürüdüm. Meydanın deniz tarafı aynı zamanda Helsinki’ye yakın mesafelerdeki adalara giden teknelerin ve turistik gezi teknelerinin kalkış yeri. İlk hedefim yarım saat mesafedeki Suomenlinna adasıydı. Bir deniz yolculuğundan inip başka bir deniz yolculuğunu tercih etmek biraz ilginç oldu ama fazla kalabalık olmadan Suomenlinna adasını aradan çıkartmak ve öğleden sonrayı Helsinki merkezde geçirmek en mantıklısıydı.


Suomelinna adası özellikle yaz aylarında Helsinki’nin en çok tercih edilen yerlerinden birisi. Öyleki bu adaya yaz sezonunda 15-20 dakika aralıklarla tekneler kalkıyor. Tekneler Suomellinna’dan önce yapılaşmanın nerdeyse hiç olmadığı iki adaya daha uğruyor ve isteyenler bu adalarda da zaman geçiriyor. Ben zamanım kısıtlı olduğundan sadece Suomellinna’yı gezdim. Adayı bu kadar gezilesi kılan ise 1700 lü yılların ortalarında bu toprakların sahibi olan İsveç tarafından yaptırılan Baltık denizindeki en büyük deniz kalesine sahip olması. Ben de adaya varır varmaz turizm bürosundan edindiğim bir harita yardımıyla adanın önce güney sonra kuzeyini dolaştım. Harita üzerinde oluşturulmuş olan yürüyüş rotasını takip ederek Ruslara karşı Helsinki’nin savunması için yaptırılan kaleyi ve diğer tarihi binaları görmek mümkün. Adaya ulaşım bileti gidiş dönüş 7 euro. Kaleyi gezmek ücretsiz.

Suomellina kalesi Rusların denizden saldırılarını engellemek için yapılmış.
Pazar meydanı hediyelik eşya satıcılarının ve sokak restoranlarının bulunduğu fazlaca büyük olmayan bir meydan. Adadan Helsinki’ye dönünce bu meydanda kurulmuş olan yemek tezgahlarından birinde somon balığı yedim ve Helsinki’yi gezmeye başladım. Burada somon balığı aynı ikeadaki gibi servis ediliyor.

Uspenski katedral
Helsinki’de görülmesi gereken 3 kilise var. Bunların birisi zaten bu şehrin gayri resmi simgesi olmuş Lutheran katedrali ki farketmemek imkansız. Bu katedrale beyaz katedral de deniyor. Önünde bulunan senato meydanı ile birlikte hoş bir görüntü oluşturuyorlar. Ancak dışından bu kadar güzel görünen katedralin içi bana aynı hisleri yaşatmadı.
Beyaz katedrale ve pazar meydanına yakın bir mesafede kubbelerinden Rus ortadox mimarisi olduğu anlaşılan Uspenski katedrali bulunuyor. Kubbeleri 22 ayar altınla kaplanmış olan bu katedral batı avrupa’daki en büyük ortadox katedrali.

Kaya kilise
Görülmesi gereken diğer kilise olan Kaya kilisesi meydana 2.5 kilometre mesafede. Helsinki’nin ana caddeleri üzerinden yürüyerek ulaştığım bu kiliseye 2 numaralı tramvay ile de gidilebiliyor. Kilisenin ilginçliği bir kayanın oyularak içinin kilise haline çevrilmiş olması. Tavanı tamamen bakırla kapatılmış ve farklı bir akustik oluşturulmuş. Kiliseye giriş için 3 euro alındığını görünce girmekten tam vazgeçmiştim ki üst kattan inen birilerinin olduğunu görüp bende merdivenlerden yukarı çıktım. İlginç bir şekilde üst kata ücret ödemeden çıkılıyor. Gördüğünüz göreceğiniz en iyi kilise manzarası da zaten burada. Yani olurda yolunuz düşerse boşu boşuna para ödemeyin.
Kiliseden dönüş yolunda plansız bir şekilde Helsinki’nin kalabalık caddelerinde dolaştım. Alışveriş merkezleri,yüksek binalar,trafik burada da yoğun bir biçimde var. Ancak şehrin kalabalık caddelerinden sadece birkaç sokak uzaklaşınca karşıma büyük parklar çıktı. Şehir planlanırken yeşile ve insana gerekli önem verilmiş. Halk kendini parklara atmıştı ve sadece banklar değil çimenlerin üstü bile doluydu.
Akşam olmasına yakın pazar meydanında bir terasa oturup loungedan aldığım biramın eşliğinde güzel havanın ve deniz manzarasının tadını çıkardım. Kuzeyde olmanın bir avantajı da mayıs ve haziran aylarında güneşin çok geç batması.

Sonuç olarak, belki Helsinki görülecekler açısından çok zengin değil ancak Tallinn’e gelinmişse kesinlikle bir gün ayırılması gereken bir şehir.


29 Mayıs 2017 Pazartesi

ESTONYA / Tallinn

Facebook’da takip ettiğim bir sayfa var. Dünya üzerinde nerede ucuz uçak, otobüs, gemi bileti var, bir şekilde bulan herkes burada paylaşıyor. Mart ayında yine bu sayfada mayıs ayında İstanbul – Tallinn – İstanbul için bir promosyon paylaşılmıştı. Bende hemen girip baktım tabi.  Kampanya THY’nin kampanyasıydı ama bileti satan adı sanı duyulmamış bir Amerikan sitesiydi. Yine de hem 214 liralık gidiş dönüş fiyatı, hem de cuma sabah gidiş pazar akşam dönüş olunca sitenin güvenilirliğini düşünmeden bileti aldım. Gerçekten de para kredi kartımdan çekildikten sonra bilet hemen gelmedi. E posta ile durumu soran bir mesaj attım. 10 saat kadar sonra gelen maildeki bilet numarası ile thy rezervasyon sisteminde biletimi görünce rahatladım.
Uçuşun sabah saatlerinde olması nedeniyle Tallinn’e ayıracak iki günüm vardı. Bu nedenle bir günümü de Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye ayırdım ama Estonya’ya ilk gidişim olduğu için Tallinn daha çok ilgimi çekiyordu.

Tallinn uçuşu 3 saat sürdü. Estonya Türkiye ile aynı saat diliminde olduğu için herhangi bir saat farkı yok. Pasaport polisi kaç gün kalacağımı sordu ve giriş mührünü bastı. Havaalanından merkeze 2 euro ödeyerek otobüs ile ulaştım. Otobüsün son durağı feribot terminali yani Reissisadam.

Ertesi gün yapacağım Helsinki seyahatini de düşünerek feribot terminaline yakın Fat Margaret’s hosteli tercih ettim. 6 kişilik odada yatak gecelik 14 euro.

Oda henüz hazır değilmiş. Çantamı bırakıp dışarı çıktım. Mayıs ayının tam ortasında hava günlük güneşlik ama sıcaklık 14-15 derecelerdeydi. Bu bile halkın kendisini yaz ayındaymış gibi hissetmesine yetmiş.
Sahil kapısı ve fat Margaret kulesi


Üç kız kardeşler isimli ortaçağ evleri bugün otel olmuş.


Olav kilisesinin kulesi hem eski şehri hem de denizi görmek için en iyi yer.
Tallinn’in gezilmesi gereken en önemli yeri 15. yüzyıl ile 17. Yüzyıl arasında inşa edilmiş olan eski şehir. Avrupa’da bir çok şehir iyi korunmuş eski şehri ile övünür. Tallinn’liler eski şehri ile ne kadar övünseler az çünkü eski şehir iyi değil, mükemmel korunmuş. Belki herşey ortaçağdan kalma değil ama yeni olanlarda göz zevkini bozmuyor. Evler, kaldırımlar, surlar,meydanlar birbirleriyle tamamen uyum içinde. Daha önce Brugge için de ortaçağdan fırlamış gibi demiştim ama Tallinn’i gördükten sonra Brugge bir sıra geriye düştü.

Ortaçağda Tallinn eski şehri dışardan gelecek tehlikelere karşı yüksek surlarla çevrilmiş. Bu surların arasından şehre giriş için 6 tane kapı yapılmış. Kaldığım hostelin karşısındaki büyük kapıdan eski şehre girdim. Kapının yanında bulunan Fat Margaret isimli kule şehrin deniz tarafından gelecek tehlikelere karşı gözlemlenmesi için yapılmış. Kuleye ismini veren Margaret bu kulenin aşçısıymış. Kulenin içi bugün müze olarak kullanılıyor.

İlk önce şehri kuşbakışı görebilmek için 3 euro ödeyerek St. Olav kilisesinin kulesine çıktım. Merdivenleri çok dar olduğundan çıkmak oldukça zor oldu ama manzara için bu tür kilise kuleleri en ideal yerler.

Eski şehir alt ve üst olarak ikiye ayrılmış. Adından da anlaşılacağı gibi alçakta kalan yerler alt şehir. Pikk caddesi boyunca yürümeye başladım. Tallinn belediyesi,tarihi değeri olan tüm yapıların önüne bilgilendirme tabelası koymuş. Dışarıdan sıradan bir ev görünümündeki evlerin aslında ne kadar eski olduklarını anlıyorsunuz. Üç kız kardeşler adı verilen ve bugün otel olarak kullanılan yanyana üç ev 15.yüzyıl tarihliydi.
Toompea tepesinden eski şehir manzarsı mükemmel

Raekoda meydanı

Viru kapısı ve kuleleri
Aynı caddede nispeten yeni sayılabilecek iç işleri bakanlığı binasının hikayesini okudum. Sovyetler birliği zamanında şüphelilerin sorgulandığı KGB binası hakkında uydurulan bir efsane bu binanın Estonya’nın en yüksek binası olduğu ve alt katlarından bile Sibirya’nın görülebildiğiymiş.

Eski evler genellikle otele dönüştürülmüş. Aynı caddede yürümeye devam edip Tallinn’in en eski kilisesine ulaştım. Kutsal ruh kilisesinin içine girmek paralıydı. Dış duvarında bulunan saat 17.yüzyıldan beri oradaymış.

Raekoja meydanı bir çok eski Avrupa şehrinde olduğu gibi kenarında sıra sıra dizilmiş eski evlerin, ortasında ise belediye binasının olduğu kare şeklinde bir açıklıktı. Meydandaki tüm eski evler zaten ya restoran ya da otel olmuş ama her haliyle Tallinn’in en turistik yeri burasıydı. 1422 yılından beri meydanda bir dükkanda duran eczane halen aynı yerdeydi mesela.

Meydanın çevresindeki sokaklarda biraz daha dolaştıktan sonra şehrin üst taraflarına doğru yürümeye başladım. Eski şehrin en eski kapılarından uzun bacak kapısından geçerek dış cephesi ve kubbesiyle dikkat çekici Alexander Nevsky katedraline ulaştım. Bu mimariyi daha önce nerelerde görmüş olabilirim diye düşündüm. Mimari olarak Moskova’da, Sofya’da, Prag’da ve Kiev’de benzer katedraller görmüştüm. Hatta sanırım Sofya’dakinin adı bile aynıydı. Katedralin diğer tarafında estetik mimarisiyle parlamento binasını ve biraz ileride Dome kilisesini gördüm. Geldiğim yoldan geri dönerek St. Nikolas kilisesinin önünden geçip Özgürlük meydanını tepeden gören Harju tepesinde oturup dinlendim. Eski şehrin bitiminden itibaren yeniden çok katlı binalar, büyük yollar, geniş kaldırımlar görülüyor. Bu arada kiliselerin bazıları aynı zamanda müze olarak kullanılıyor. Birçok Avrupa kentinde olduğu gibi Tallinn’de de irili ufaklı bir çok müze var. İlgimi çeken tek müze Sovyetler birliği ve Nazi dönemlerinde yaşam koşullarını anlatan museum of occupation oldu.



Alexander Nevski katedrali
Eski şehrin surları


Tallinn’de eski şehri tepeden görebilmek için birkaç yer var. Resepsiyondaki kıza sorduğumda en iyi manzara Toompea tepesinde demişti. Arnavut kaldırımlı yollardan geçerek ulaştığım alan yerel halkın genellikle güneşin batışına yakın geldiği güzel bir izleme noktası. Hemen yan tarafta tepede bulunan bina ise Estonya reis-i cumhurunun konutu.
İstanbul’da tarihi bizans surlarının yakınında yaşayan biri olarak Tallinn’e gelmişken bir müddet surlar boyunca yürüdüm. Surların bazı bölümlerinin turistlere açıldığını ve sadece bu surların üzerinde yürüyebilmek için 5 euro alındığını görünce İstanbul adına üzüldüm. Bizim surlar yıllar boyunca depremlerden, yangınlardan çok çekmiş. Yıkılmayan veya restore edilen bölümler ise günümüzde evsiz, barksızlar içinde yatıyor, aman kimse girmesin, maazallah birisinin  başına bir iş gelir diye kapalı. Diğer tarafta adamlar surların üzerinde çıkıp yürütmek için para alıyor.

Eski şehrin en hareketli caddesi olan Viru’da biraz daha gezindim. Viru caddesi’nin sonunda bulunan aynı isimli kapı Tallinn’in kuleleriyle birlikte en ünlü kapılarından.

Tallinn’de ikinci günümü eski şehrin dışına ayırdım. Eski şehrin doğu yönünde yaklaşık iki kilometre uzaklıkta bulunan Kadriorg sarayı ilk durağım oldu. Bu arada Büyükelçiliğimiz de aynı yol üzerinde. Saray, 1718’de rus çarının yazları ikamet etmesi için yaptırılmış. Öyle ahım şahım bir saray değildi. Bir süre buradaki parkta dinlenirken Tallinn’de ne kadar çok yeşil alan gördüğümü düşündüm.
Kadriorg sarayı

Kalamaja bölgesi ve eski evler

Seaplane harbour'da 1.dünya savaşında kullanılmış bir gemi
Eski şehrin batı yönünde Kalamaja semtine gittim. Bu semt balıkçılar tarafından kurulmuş ve muhtemelen eskiden balıkçıların yaşadığı bir yermiş. Burayı bugün ilgi çekici kılan baltık mimarisiyle yapılmış 100-150 yıllık ahşap evler. Gerçi gördüğüm kadarıyla burada da eski evler yıkılıp yerlerine apartman yapılma modası vardı.

Kalamaja’dan biraz daha ileride deniz kıyısında Seaplane Harbour’a gittim. Burası eski deniz araçlarının bulunduğu bir çeşit denizcilik müzesi gibiydi.
Helsinki’ye giden Lindaline feribotlarının kaltığı terminale giderken geniş bir bina dikkatimi çekti. Sovyetler dönemine ait olduğu her halinden belli olan Linnahall, 1980 yılında Moskova olimpiyatları sırasında Tallinn’de yapılan yelken yarışları için inşa edilmiş. Dışından hiç belli olmasa da içinde 5000 kişilik bir amfitiyatro bile varmış. Dışında yazan tabelaya göre atıl durumdaki bu binayı yenileme projesi 2018’de başlıyor.

Helsinki gezi notlarım için tıklayın.