4 Ekim 2017 Çarşamba

Arabayla Yunanistan. 2.bölüm; Kavala,Selanik,Meteora

Taşoz adasında geçirdiğimiz iki günün ardından hazır arabayla gelmişken Kavala, Selanik ve Meteora’yı da görelim dedik ve ertesi gün sabah saatlerinde ana karaya geçmek üzere Limenas limanına vardık. Eylül ayının gelmesinden midir bilmiyorum ama feribot yine geldiği gibi az sayıda yolcu ile hareket etti. Taşoz’un kuzeybatısından direk Kavala’ya giden bir feribot var ama hem süre olarak daha uzun olduğu için hem de fiyatı daha pahalı olduğundan pek tercih edilmiyor. 


KAVALA
Keramoti’den Kavala’ya ulaşmamız 40 dakika sürdü. Panagia denilen eski şehir merkezine gitmeden önce hem deniz kıyısında vakit geçirmek hem de kahvaltı yapmak için aracımızı Erithrou Stavrou caddesi üzerinde park ettik. Bir müddet sonra geri döndüğümüzde aracın camında yunanca yazılarla dolu bir makbuz vardı. Tahmin edebileceğiniz gibi yanlış park nedeniyle 80 euro ceza yemiştik. Aynı caddede sadece bizim araca ve Alman plakalı bir araca bu makbuzdan yapıştırıldığını görünce doğal olarak canımız sıkıldı. Ancak daha sonra Yunan arkadaşım beni rahatlattı. Cezayı yazan polis değil Kavala zabıtasıymış. “Bu makbuz sizin için sadece geri dönüşüme atılması gereken bir kağıt” dedi. Gerçekten de Türkiye’ye dönüşte sınırda hiçbir sorun yaşamadık.
 Kavala’nın girişinde su kemerlerini gördük. Kemerlerin restorasyonu yeni tamamlanmış. Gayet iyi durumdaydılar. Kemerler ilk olarak Roma döneminde eski şehire su taşımak için yapılmış ancak Kanuni döneminde yeniden inşa edilmiş.
Panagia denilen eski şehirde dolaşmaya başladık. Dar sokaklar, arnavut kaldırımlı yollar ve eski evler tanıdık geldi. Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın evi müze haline getirilmiş. İçinde çok fazla görsel barındırmamakla birlikte, evin tüm bölümleri kullanıldığı zamanlardaki günlük yaşantı hakkında bilgi veriyor. (Giriş 3 euro)

Müzenin ön tarafında bulunan meydanda Kavalalı Ali paşanın bir heykeli vardı. Bu meydanın adı da Mehmet Ali paşa meydanı. Yunanlıların neden bir Osmanlı paşasının heykelini dikmiş olabileceğini düşündüm. Acaba hemşehrilik dışında başka bir şey de varmıydı? Wikipedia’ya göre Ali paşa Osmanlıya karşı başarıyla sonuçlanan bir isyan da çıkartmış.

Osmanlıdan kalma Halil bey cami ve yanı başındaki medrese binasını gördükten sonra dar ve yorucu yollardan kaleye çıktık. Kalenin içi bizdeki birçok benzeri gibi fazla bir şey barındırmasada, buradaki kuleden ve burçlardan Kavala manzarası harikaydı. (Giriş 2 euro)
 Kavala’da görülmesi gereken en ünlü eser Kavalalı Ali Paşa imareti. Ancak imaret şu anda otel olarak kullanıldığından eğer otel müşterisi değilseniz gezmek için yarım saatte bir düzenlenen rehberli tura katılmak zorundasınız. Biz de kişi başı 5 euro ödeyerek imareti sadece 25 dakikalık bir sürede rehber eşliğinde gezdik. Süre kısa olsada rehberin imaret hakkında bilgilendirmesi tatmin ediciydi.




Aracımızı park ettiğimiz caddede sahil kenarında biraz dolaştık. Buradan kaleye doğru bakarken kuzey tarafından güneye doğru kan akarmış gibi resmedilen Kıbrıs haritası tabelası göze çarpıyor. Kaleye sırtımızı dönerek aksi yönde ilerledik. Eski şehirden uzaklaştıkça tarihi doku yerini yeni binalara bıraktı. Beyaz renkli tarihi belediye binasını gördük. Belediye binasının arka sokağında tütün müzesi var. Kavala, tarihte tütün yetiştiriciliği ile de ön plana çıkmış. Müzede tütün yetiştirmede kullanılan eski malzemeler sergileniyor.

SELANİK
Kavala Selanik arası 160 kilometre. Otobandan gitmemize rağmen mesafe 2 saat sürdü. Selanik Atina’dan sonra Yunanistan’ın en büyük ikinci şehri. Merkezde özellikle sahile yakın caddelerde park yeri bulmanın zorluğunu biliyordum. Bu nedenle ilk önce Atatürk’ün evi yakınlarında bir park yeri bulduk ve Selanik gezimize bu noktadan başladık.
Atamızın doğduğu ev Türkiye konsolosluğunun bahçesinde. Girişte sadece kayıt defterine isim yazılıyor. Ev müze olarak düzenlenmiş ve evin odaları Atatürk’e ait görsellerle donatılmış.
Selanik Osmanlı döneminde istanbul’dan sonra en büyük ikinci şehirmiş. Bu nedenle bir çok eser inşa edilmiş. Günümüze ulaşan en önemli osmanlı eserlerinden birisi Alaca İmaret camii. Cami 1484 de yapılmış. Yıllarca müze olarak kullanıldıktan sonra 2013 ramazan bayramında ibadete açılmış ama sonra yeniden kapatılmış. Atatürk’ün evine de yakın olan bu caminin içine giremedik.
 
Alaca camiinin ardından Aya dimitri kilisesinin içini dolaştık. Roman forumu denilen Roma dönemine ait kalıntıların bulunduğu kazı alanının yanından geçtik. Benzerlerini bir çok şehirde gördüğüm kalıntılar burda da insanlar için pek bir şey ifade etmiyor gibiydi. Keza biz de yoldan bakmakla yetinip yürümeye devam ettik.

Forumdan sahile doğru ilerlerken parkın içinde bir diğer osmanlı eseri bey hamamını gördük. Tabi bu hamam da kapalıydı. Hamamın karşı tarafında Egnatia caddesi üzerinde Hamza bey camii var. Bu camii Selanik’te yapılan ilk camiymiş.Restorasyon yapılmış. Ancak diğerleri gibi bu da kapalıydı.
Aksi yönde yürüyüp Ayasofya kilisesini bulduk. Bu kilise İstanbul’daki ayasofya’dan esinlenerek yapılmış. Osmanlı zamanında camiye çevrilmiş sonra yeniden kilise olmuş. İstanbul’daki Ayasofya kadar büyük olmasa da görülmeye değer bir yapı.

Şansımıza biz oradayken Egnatia caddesi boyunca bir çeşit protesto olduğunu düşündüğüm gösteriler vardı ve bu nedenle Egnatia’ya çıkan tüm yolar kapalıydı. İnsanlar ellerinde pankartlarla ve sloganlar atarak cadde boyunca ilerliyorlardı. Aristotales caddesi boyunca yürürken bu gösterilere denk geldik.

Aristotales caddesi Selanik’in ünlü yürüyüş caddelerinden. Trafiğe kapalı bu caddenin sonunda denizle buluştuk. İzmir’in kordonunu hatırlatan sahil boyunca ilerleyerek Beyaz Kule’ye ulaştık. Beyaz Kule de bir osmanlı yapısı ve günümüzde Selanik’in sembolü olmuş durumda. Balkan savaşı sonrasında Selanik Yunanlıların eline geçince kule beyaza boyanmış. Bir süre sonra kule tekrar eski rengine bürünmüş. Ama kulenin adı beyaz kule olarak kalmış.

Bir süre sahilde vakit geçirdikten sonra Rotonda mabedine doğru yürüdük. Yapıldığı 304 yılından 16.yüzyıl sonlarına kadar mabet olarak kalan yapı, osmanlı sadrazamı Sinan paşa tarafından camiye dönüştürülmüş. Hatta internette okuduğum bir makaleye göre Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi caminin bahçesine gömülmüş ancak sonra mezar taşı yıkılıp kaybolmuş. O zamanlardan kalma minarenin bir bölümü halen ayakta olsa da mabet günümüzde müze olarak kullanılıyor.





METEORA MANASTIRI, KALAMBAKA

Selanik’te güneşin batmasına yakın tekrar yola çıktık. Meteora manastırlarına ulaşmak için Kalambaka (Kalabaka da deniliyor) kasabasına ulaşmak gerekiyor. Google navigasyonunun çizdiği rota sonradan öğrendiğimize göre eski yolmuş ve bu yol tam 3.5 saat sürdü. Son 1 saatimizi bol virajlı ve adeta inin cinin top oynadığı bir yolda 30-40 kilometre hızla geçirdik. Dönüşte google yerine yerel halka sorduk ve kaymak gibi bir yoldan geri döndük. Tercih edilen Selanik - Kalambaka yolu Larissa üzerinden olanı. Olurda Selanik üzerinden Kalambaka’ya gelirseniz google navigasyonunda önerilen yolu değil Larissa-Trikala-Kalambaka rotasını izleyin.
Gecenin bir saatinde yorgun argın ve tabi ki yine otel rezervasyonu olmadan Kalambaka kasabasına ulaştık. Ana caddede barlar, kafeler hınca hınç doluydu. Meğer Yunanistan milli basketbol takımının maçı varmış. Birkaç otele baktıktan sonra kahvaltı dahil 55 euroya farmassi otelinde karar kıldık.
Meteora Yunanca havada asılı kalan anlamına geliyormuş. Bu kelimeyi doğrularcasına devasa kaya oluşumlarının tam tepesine kondurulmuş manastırlar var. 14.yüzyılda yapımına başlanan manastırların toplam sayısı 24 müş. Günümüze 6 tanesi ulaşmış. Bunların bazıları kadın bazıları erkek manastırı ve hepsi turizme açık. Tabi hepsine girerken ayrı ayrı ücret ödemek gerekiyor.

Kahvaltıdan sonra otelin resepsiyonundan bölge hakkında bilgi aldım. Resepsiyondaki bayan tüm manastırların içinin aynı olduğundan ve en görülmeye değer manastırın büyük meteora anlamına gelen Megalo Meteoro olduğundan bahsetti. Buraya ulaşmak için Kastraki köyü üzerinden 2 kilometre kadar gitmek gerekiyor. Kayaların arasında döne döne çıkılan yolda Agios Nikolaos manastırını, Roussanou manastırını ve Varlaam manastırını da görmek mümkün. Vakti bol olanlar için dönüşte yol uzatılırsa Agiatras ve Agios Stefanos manastırları da görülebiliyor. Fotoğraf çekmeyi sevenler için nefis manzaralar var. Otelden alınan haritada manzara için durulması gereken park yerler işaretli. Biz aracımızla gittiğimiz için gerek duymadık ama Kalambaka’da Meteora’ya günübirlik rehberli turlar düzenleyen firmalar da bulunuyor.

Merdivenli yoldan önce inerek sonra çıkarak 10 dakikada büyük manastırın girişine vardık. Yaşlı başlı din adamlarının her gün bu merdivenleri nasıl inip çıktıklarını merak ediyordum ki sorumun cevabını aldım. Yol ile manastırlar arasında gerili halatlarda çalışan basit teleferikler var ve bunlar sadece din görevlerinin kullanımı için kurulmuş. Dini mekan olması nedeniyle içeriye girmek için uzun pantolon ve kollu giysiler giymek gerekiyor. Giriş ücreti 3 euro. 


Manastırlar başarılı bir restorasyondan geçmiş ve tamamen turizme açılmış. Kalabalığın arasında bazen siyah giysilerinin içinde papazlar görmesek buranın dini bir mekan olduğunu düşünmeyebilirdik. İçerisinde günümüz değil ama geçmişteki manastır yaşantısını gözlemleyebileceğiniz alanlar ve dini materyallerin sergilendiği bölümler oluşturulmuş. Arka avludaki manzara ise muhteşem.

Meteorayı da gezdikten sonra dönüşümüzü yukarıda yazdığım gibi Trikala ve Larissa üzerinden Selanik’e bağlanarak yaptık. Komşuda geçirilen keyifli ve yorucu birkaç günün ardından sabaha karşı yine Türkiye topraklarındaydık.




29 Eylül 2017 Cuma

Arabayla Yunanistan,1.bölüm; Dedeağaç, Fenari, Thasos adası

Eylül ayının başında haftasonu tatilini biraz öne çekip güzel bir Yunanistan kaçamağı yaptık. Önceleri “sadece Taşoz adasına gidelim” diye başladığımız gezi planımız, tatil süremizin bir gün daha uzamasıyla toplam 1800 kilometrelik bir tura dönüştü. 4 gün gibi kısa bir sürede Dedeağaç, Taşoz adası, İskeçe, Kavala, Selanik ve Kalambaka’yı gezip yeniden İstanbul’a döndük.
Yeşil pasaportlu olduğumuz için malumunuz vizeye ihtiyacımız yok ama ohal nedeniyle çalıştığımız kurumdan yurtdışına çıkışımızda bir mani olmadığına dair yazıyı aldık. Yunanistan’a kendi aracınızla gitmek için yeni tip ehliyet gerekiyor. Ayrıca araca, yeşil sigorta denilen ve yurtdışında geçerliliği olan sigortadan yaptırmak zorunlu. İpsala sınır kapısında gümrük alanına girer girmez sağ tarafta bulunan Turing ofisinde 15 günlük yeşil sigortayı 52,50 euro ödeyerek yaptırdık. Sigortanın süresi uzadıkça ödenen miktarda artıyor. 2017 yılı için güncel sigorta ücretlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Hafta içi olmasına ve bayram seyran dönemi olmamasına rağmen İpsala sınır kapısından Yunanistan’a geçişimiz 4 saat kadar sürdü. Bunun nedenlerinden birisi Türkiye’de tatilini geçirmiş, dönüş yolundaki Avrupa’da yaşayan Türklerin oluşturduğu araç kalabalığıydı. Diğer bir nedense Yunan tarafında sadece iki gişenin açık olmasıydı. Sıra o kadar yavaş ilerliyordu ki Meriç nehri üzerinde bekleyen araçların içindeki insanlar araçlarından çıkıp yürüyüş yapıyor, birbirleriyle sohbet ediyor ve fotoğraf çektiriyordu.
Meriç nehri üzerinde zorunlu fotoğraf molası. Köprünün yarısı Türkiye'ye, yarısı Yunanistan'a ait.
Bir süre de Yunan tarafında sıra bekledikten sonra pasaport polisine “yasas” deyip pasaportları uzattık. Neyse ki buradaki işlem fazla uzun sürmedi ve bir anda kendimizi Egnatia Odos denilen ve Yunanistan’ın kuzeyini boydan boya geçen otobanda bulduk.
Egnatio Odos otobanı (E90), İpsala sınır kapısından Yunanistan’a geçer geçmez başlıyor. Otobanda hemen hemen hiç benzin istasyonu yok. Yakıt gerekliyse geçilen yerleşim yerlerine girmek gerekiyor. Diğer önemli bir konu da yolun ücretli olması. Selanik’e kadar sanırım 5 ayrı yerde ücret ödedik. Her bir geçiş 2.40 euro idi.
Yunanistan'ın Trakya bölgesinde en büyük şehri Dedeağaç. Diğer bir deyişle İpsala sınır kapısından sonra ilk büyük şehir sahilde yer alan Alexandropolis yani Dedeağaç şehri. Sahil boyunca boylu boyunca uzanan Dedeağaç'ın gezilecek yerleri fazla olmamakla birlikte yemek yemek için bile uğranabilir. Bir de Jumbo adında bir mağaza var ki Yunanistan'a giripte bu mağazaya uğramayan Türk yok gibi. Hatta kışın Jumbo ve Lidl için özel alışveriş turları bile düzenleniyor. Biz de Jumbo'ya uğradıktan sonra sahilde bulunan 100 yıllık tarihi deniz fenerini görüp Dedeağaç'ın en meşhur restoranında suvlaki (şiş) yedik.
Sahil yolundan batıya doğru ilerleyince Dedeağaç'ın sayfiye alanı Makri'ye ulaşılıyor. Burası deniz zamanında vatı Trakyalıların ve günübirlikçilerin yeri. Sahilde taverna adı verilen bir çok restoran ve kafeler var. 

Makri'den daha batıda bulunan Fenari köyüne ulaşmak için ana yola çıkıp tekrar tali yollardan geçiliyor. Bizim gittiğimiz bahar aylarında henüz sezon açılmadığı için Fenari hayalet kasaba gibiydi. Deniz kıyısındaki park da çöpten geçilmediğinden fenari bizi pek de açmadı. 
Taşoz (Yunanca:Thasos) adasına ulaşmak için Yunanistan’a girdikten sonra otobanda 190 km yol alıp Keremetli (Yunanca:Keramoti) kasabasına ulaştık. Navigasyona rağmen “dikkatli olalım otobanda Keramoti çıkışını kaçırmayalım” diyorduk ama çıkışa yaklaşırken hem bir gemi resmi hem de Thasos island yazan tabela var, dolayısıyla çıkışı kaçırmak imkansız.
Keramoti girişinde Lidl’a uğrayıp biraz market alışverişi yaptıktan sonra feribot tabelalarını takip ederek bizi Thasos adasına ulaştıracak feribota yöneldik. Keramoti – Thasos arası 45 dakika sürüyor. Ücretler araba için 21 euro, yetişkin 3,5 euro, 4 yaş altı çocuk 1,5 euro. Güncel feribot kalkış saatlerine buradan ulaşabilirsiniz.
Adanın doğu tarafından başlayarak güneye doğru indik.
Konaklama konusunda aşırı rahat bir insanım. Seyahatlerimden önce bir iki hostelin adını ve fiyatını not eder, hostele varınca pazarlıkla fiyatı düşürmeye çalışırım. Oldu da sonuç istediğim gibi olmadı döner dolaşır illa kafama uygun bir yer bulurum. Thasos adası için de aynı kafa yapısında olmam ve booking.com dan birkaç oteli haritada işaretleyip gelmem sonucunda az kalsın arabada yatacaktık.
Thasos feribotu

Konaklama için adanın doğu tarafında Kinira bölgesini tercih ettim. Feribot Limenas denilen Thasos adasının kuzey kıyısına ulaştığında hava da kararmıştı. Limenas-Kinira arası normalde yarım saat bile değil ama yemek molası, yakamoz seyretme molası derken bölgeye varış süremiz oldukça uzadı. Önceden haritada işaretlediğim otelden başlayarak toplam 7 otel veya pansiyona baktık ve hepsinde ya yer yoktu ya da resepsiyona bakan bir görevli bile yoktu. Sekizinci denememizde Hotel Kinira’nın deniz manzaralı odasını pazarlıkla 35 euro ya aldık. İki gece konakladığımız otel fiyat fayda dengesi olarak gayet iyiydi. Hele bir de otelin sahibi bahçedeki şeker gibi üzümlerden toplamamıza izin verince kara bile geçtik.
Odamızın balkonundan dağ ve deniz manzarası

Thasos adası tam bir çember görünümünde ve adanın çevresini kıyıları takip ederek dolaşmak 2 saat sürüyor. Adanın büyük bölümü dağlık ve ormanlarla kaplı. Yollar düzgün ama tek şerit. Hal böyle olunca adada araçla dolaşmak hem keyifli hem de yorucu bir hal alıyor.
Thasos adasına yazın giden herkesin birincil amacı deniz güneş kum tatili. Adada gördüğümüz araçlar genellikle Romen, Bulgar ve Türk plakalıydı. Thasos’da oldukça fazla sayıda plaj varmış ama biz tavsiyeler üzerine en ünlü olanlarına uğradık. Tüm plajlara giriş ücretsiz. Şezlonglar ve şemsiye ise arka taraftaki market/lokanta/bar gibi tesislerden belirli bir harcama karşılığında ücretsiz kullandırılıyor. (ortalama 10-20 euro tutarında yeme içme haracaması) Genellikle plajların denize en yakın olan şezlongları daha pahalı. Arkaya doğru ilerledikçe fiyat düşüyor. Popüler plajlara inen yolların başında araç kalabalığı var ama öyle veya böyle bir park yeri bulunuyor.
Paradise beach: Kinira bölgesine ve otelimize en yakın plaj Paradise plajıydı. Plaja inmek için ana yolun biraz altında bir ağaç altına aracımızı park ettik. Kumsal geniş ve deniz sığdı. Sanırım çocuklu aileler için en uygun plaj bu.
Paradise
Aliki beach: Ana yolda aracımızı park edip merdivenlerden aşağı plaja doğru inerken birkaç lokantanın da önünden geçtik. Plaj adanın en ünlülerinden olduğundan çok kalabalık ve kalabalığa oranla küçük bir koyda yer alıyor.
Aliki
Giola: Adada doğal yollardan oluşmuş bir lagün olduğunu öğrenince mutlaka görelim dedik. Buraya ulaşmak pek kolay değil. Tabelayı gördükten sonra toprak yoldan araçla bir noktaya kadar inmek mümkün. Sonrasında ise tozun toprağın içerisinden yürünüyor. Düz kayaların arasında kalmış doğal havuz,maceracılar için atlama noktası olmuş.
Psili amos
Psili Amos beach: Otelimizin resepsiyon görevlisinin tavsiyesiyle gittiğimiz plaj adanın yerlileri arasında popülerdi. Arka taraftaki tesislerde sürekli müzik çalıyordu ama rahatsız edici değildi. Başlangıçta taşlık, biraz ilerledikten sonra ince kumlu ve çabuk derinleşen bir denizi vardı. 
Giola
Marble beach: Ulaşımı nispeten zor olan ama iyi ki gitmişiz dediğimiz bir plaj da mermer plajıydı. Biz bu plaja Golden beach üzerinden kötü bir toprak yoldan gittik. Dağ yolu denilen ve Limenas’a çıkan yoldan döndük. Yanıbaşındaki mermer ocağından dolayı kumlar ve deniz tabanı beyaz. Buna suyun durgunluğu da eklenince turkuaz rengiyle çok keyifli bir denizde yüzdük.
Marble

Golden beach: Limenas’a yakın ve adanın en geniş plajlarından biri golden beach. Büyüklüğü dışında bize sıradan geldi.
Yok aslında birbirimizden farkımız:)
Holy Archangels Manastırı: Aliki plajı ile Giola arasında deniz tarafında bulunan bir manastır. Önündeki kalabalığı görünce merak edip girdik. Adadaki tüm tatilciler açık giyindiği için girişteki rahipler etek, gömlek gibi giysileri veriyorlar. Gezilebilen bölüm küçük bir kiliseden ibaretti ama manastırın önünden harika bir deniz manzarası var.
Limenas: Thasos’un merkezi. Dar sokaklarda lokantalar, hediyelik eşya satıcıları, marketler, canlı müzik yapan mekanlar arasında dolaştık. Özellikle akşamları Limenas çok canlıydı.
Thasos adasında gittiğimiz her yerde mutlaka Türkçe konuşan birilerine rastladık. Lokantalarda çoğunlukla Türkçe menü vardı. Hatta bazılarında “helal kesim” gibi yazılar bile gördük. Lokanta demişken birkaç cümleyle yediğimiz içtiğimizden de bahsedeyim. Taverna denilen Yunan lokantalarında Türk damak tadına uygun yemekler var. Avronun bizim paramızın 4 katı olduğu gerçeğini görmezden gelebilirseniz, fiyatlar ucuz bile denebilir. Özellikle deniz mahsulleri ve mezeler lezzetli. Porsiyonlar büyük. Bir de kuzu çevirmesiyle ünlü dağ köylerine gitme niyetimiz vardı ama maalesef buralara gidemediğimiz için yorum yazamayacağım. 
Sonuç olarak Thasos adası temiz plajları, bakir doğası ve güzel yemekleriyle bizden tam not aldı.

3 Haziran 2017 Cumartesi

FİNLANDİYA / Helsinki

Tallinn’e kadar gelmişken, bir günümü de Finlandiya’nın başkenti Helsinki’ye ayırdım.
Senato meydanı ve beyaz katedral

Helsinki’ye ilk gidişim 2004’te Stockholm’den bindiğim gemi ile olmuştu. Gemi dediysem bizim şehir hatları vapurları gibi değil, içinde alışveriş merkezi, havuzu, saunası, kumarhanesi olan çok katlı gemiler. Hani canım şu cruise adı verilenlerdenJ 5 yıldızlı otelden farkı yoktu. Zaten, o yolculuğumdan sonra bir daha böyle bir gemiye binemedim.


Tallinn Helsinki arasında yukarıda bahsettiğim tarzda büyük gemiler gidip geliyor ve bu gemiler iki şehir arasını 3 saate yakın bir zamanda katediyor. Bir de deniz otobüsü tarzında ufak katamaranlar var ki bunlar aynı mesafeyi 1 saat 45 dakikada alıyor. Zaten sabah gidip akşam geleceğim için ben deniz otobüsünü tercih ettim. Böylece Helsinki’de toplam 10 saatlik bir gezme sürem oldu. Günübirlik bilet 25 euro. Bu arada Tallinn’de büyük gemilerin terminali (Reissisadam) ile deniz otobüsünün terminali birbirinden farklı yerlerde. http://en.lindaline.ee/ 
Helsinki limanına yanaşır yanaşmaz 100 metre ilerideki pazar meydanına yürüdüm. Meydanın deniz tarafı aynı zamanda Helsinki’ye yakın mesafelerdeki adalara giden teknelerin ve turistik gezi teknelerinin kalkış yeri. İlk hedefim yarım saat mesafedeki Suomenlinna adasıydı. Bir deniz yolculuğundan inip başka bir deniz yolculuğunu tercih etmek biraz ilginç oldu ama fazla kalabalık olmadan Suomenlinna adasını aradan çıkartmak ve öğleden sonrayı Helsinki merkezde geçirmek en mantıklısıydı.


Suomelinna adası özellikle yaz aylarında Helsinki’nin en çok tercih edilen yerlerinden birisi. Öyleki bu adaya yaz sezonunda 15-20 dakika aralıklarla tekneler kalkıyor. Tekneler Suomellinna’dan önce yapılaşmanın nerdeyse hiç olmadığı iki adaya daha uğruyor ve isteyenler bu adalarda da zaman geçiriyor. Ben zamanım kısıtlı olduğundan sadece Suomellinna’yı gezdim. Adayı bu kadar gezilesi kılan ise 1700 lü yılların ortalarında bu toprakların sahibi olan İsveç tarafından yaptırılan Baltık denizindeki en büyük deniz kalesine sahip olması. Ben de adaya varır varmaz turizm bürosundan edindiğim bir harita yardımıyla adanın önce güney sonra kuzeyini dolaştım. Harita üzerinde oluşturulmuş olan yürüyüş rotasını takip ederek Ruslara karşı Helsinki’nin savunması için yaptırılan kaleyi ve diğer tarihi binaları görmek mümkün. Adaya ulaşım bileti gidiş dönüş 7 euro. Kaleyi gezmek ücretsiz.

Suomellina kalesi Rusların denizden saldırılarını engellemek için yapılmış.
Pazar meydanı hediyelik eşya satıcılarının ve sokak restoranlarının bulunduğu fazlaca büyük olmayan bir meydan. Adadan Helsinki’ye dönünce bu meydanda kurulmuş olan yemek tezgahlarından birinde somon balığı yedim ve Helsinki’yi gezmeye başladım. Burada somon balığı aynı ikeadaki gibi servis ediliyor.

Uspenski katedral
Helsinki’de görülmesi gereken 3 kilise var. Bunların birisi zaten bu şehrin gayri resmi simgesi olmuş Lutheran katedrali ki farketmemek imkansız. Bu katedrale beyaz katedral de deniyor. Önünde bulunan senato meydanı ile birlikte hoş bir görüntü oluşturuyorlar. Ancak dışından bu kadar güzel görünen katedralin içi bana aynı hisleri yaşatmadı.
Beyaz katedrale ve pazar meydanına yakın bir mesafede kubbelerinden Rus ortadox mimarisi olduğu anlaşılan Uspenski katedrali bulunuyor. Kubbeleri 22 ayar altınla kaplanmış olan bu katedral batı avrupa’daki en büyük ortadox katedrali.

Kaya kilise
Görülmesi gereken diğer kilise olan Kaya kilisesi meydana 2.5 kilometre mesafede. Helsinki’nin ana caddeleri üzerinden yürüyerek ulaştığım bu kiliseye 2 numaralı tramvay ile de gidilebiliyor. Kilisenin ilginçliği bir kayanın oyularak içinin kilise haline çevrilmiş olması. Tavanı tamamen bakırla kapatılmış ve farklı bir akustik oluşturulmuş. Kiliseye giriş için 3 euro alındığını görünce girmekten tam vazgeçmiştim ki üst kattan inen birilerinin olduğunu görüp bende merdivenlerden yukarı çıktım. İlginç bir şekilde üst kata ücret ödemeden çıkılıyor. Gördüğünüz göreceğiniz en iyi kilise manzarası da zaten burada. Yani olurda yolunuz düşerse boşu boşuna para ödemeyin.
Kiliseden dönüş yolunda plansız bir şekilde Helsinki’nin kalabalık caddelerinde dolaştım. Alışveriş merkezleri,yüksek binalar,trafik burada da yoğun bir biçimde var. Ancak şehrin kalabalık caddelerinden sadece birkaç sokak uzaklaşınca karşıma büyük parklar çıktı. Şehir planlanırken yeşile ve insana gerekli önem verilmiş. Halk kendini parklara atmıştı ve sadece banklar değil çimenlerin üstü bile doluydu.
Akşam olmasına yakın pazar meydanında bir terasa oturup loungedan aldığım biramın eşliğinde güzel havanın ve deniz manzarasının tadını çıkardım. Kuzeyde olmanın bir avantajı da mayıs ve haziran aylarında güneşin çok geç batması.

Sonuç olarak, belki Helsinki görülecekler açısından çok zengin değil ancak Tallinn’e gelinmişse kesinlikle bir gün ayırılması gereken bir şehir.